USD/TRY49,45 ₺
EUR/TRY55,62 ₺
Bitcoin$81.137 / 4.017.417 ₺
İçeriğe geç
18 Ekim 2026, Pazar
AraYazarlarİletişim
Köşe Yazıları

Bu Oyunu Güzel Oynadım, Artık Biraz da Kazanmak İstiyorum

Paylaş
Haberi Dinle
  • Bu Oyunu Güzel Oynadım, Artık Biraz da Kazanmak İstiyorum

“Bir ömür boyunca güçsüzlerin yanında durdum, başkalarının kazanması için mücadele ettim. Şimdi hayatın kalan dakikalarında, biraz da kendi mutluluğum için gol atmak istiyorum.”

Çocukluğumun Tozlu Sokaklarında Başlayan Bir Hikâye

İnsan bazen dönüp geçmişine bakıyor. Çocukluğuna, gençliğine, verdiği mücadelelere, kazandıklarına, kaybettiklerine… Sonra kendi kendine soruyor: “Ben bu hayatı nasıl yaşadım? Nasıl bir insan olmaya çalıştım? Ve bütün bunların sonunda kendime ne bıraktım?”

Ben bu soruları son zamanlarda daha sık soruyorum.

Çocukluğumun geçtiği mahalleleri hatırlıyorum. Tozlu sokakları, boş arsaları, iki taşın kale direği olduğu futbol sahalarını, akşam ezanına kadar süren maçları…

Yaşıtlarıma göre biraz daha güçlü, biraz daha dayanıklıydım. Kolay kolay pes etmezdim. Belki de bu yüzden daha çocuk yaşlarda mahallemizdeki iki çocuk çetesinden birinin reisiydim.

Çete dediğime bakmayın. Bizim çetelerimizin silahları misketler, tahtadan kılıçlar, ceplerimizdeki gazoz kapaklarıydı. Kavgalarımız olurdu elbette ama çoğu zaman ertesi gün yine aynı sokakta, aynı topun peşinde buluşurduk.

O günlerde farkında değildim ama karakterimin en belirgin özelliklerinden biri, o sokaklarda şekilleniyordu.

Ben Hep Zayıf Takımı Seçtim

Mahalle futbolunu bilenler hatırlar.

İyi top oynayan iki çocuk karşı karşıya geçer, ayak atışması yapardı. Kazanan ilk oyuncuyu seçer, ardından sırayla oyuncular alınır ve iki takım kurulurdu.

Ben genellikle o iki çocuktan biriydim.

İyi top oynardım. Gücüme, dayanıklılığıma ve mücadeleme güvenirdim. Ama beni diğerlerinden ayıran bir alışkanlığım vardı.

Ben çoğu zaman en iyi oyuncuları değil, daha zayıf olanları takımıma almak isterdim.

Çünkü güçlü bir takımla kazanmak kolaydı. Asıl mesele, kimsenin şans vermediği çocuklarla kazanabilmekti.

Herkesin son sıraya bıraktığı o çocuğun gözlerindeki mahcubiyeti görürdüm. Top ayağına geldiğinde heyecanlanan, yanlış bir pas verdiğinde arkadaşlarının bağırmasından korkan çocukları…

Onların takımımda olmasını isterdim.

Bir gol attıklarında sevinçleri başka olurdu. Bir maçı kazandığımızda yüzlerindeki mutluluk, benim attığım bütün gollerden daha değerliydi.

Çünkü ben yalnızca maç kazanmayı değil, kazanamayacağına inandırılmış insanlara kazanabileceklerini göstermeyi seviyordum.

Belki de hayatım boyunca değişmeyen tarafım buydu.

Ben hep zayıf takımı seçtim.

Güçlü Olmak, Güçsüzü Ezmek Değildir

Çocukken fiziksel gücün insanı üstün kıldığını düşünmek kolaydır. Ama ben zamanla gerçek gücün başka bir şey olduğunu öğrendim.

Güçlü olmak, karşındakini yenebilmek değildir yalnızca. Gerektiğinde onun elinden tutabilmektir.

Bir insanın gücü, kendisinden zayıf olana nasıl davrandığında ortaya çıkar.

Hayatım boyunca bu anlayışı taşımaya çalıştım.

Haksızlığa uğrayan birini gördüğümde içimde bir şeyler kıpırdardı. Birinin sesi duyulmuyorsa onun sesi olmak isterdim. Birileri eziliyorsa yanlarında durmayı kendime görev bilirdim.

Bazen bunun bana neye mal olacağını düşünmeden…

Çünkü bazı insanlar için adalet bir kavramdır. Benim içinse çocukluğumdan beri içimde taşıdığım bir duyguydu.

Ve galiba bu yüzden, hayatımın ilerleyen yıllarında da hep aynı takımın formasını giydim.

Öğretmenlikten Sendikacılığa: Değişmeyen Bir Tercih

Öğretmen oldum.

Sınıflara girdim, öğrenciler yetiştirdim, okulların koridorlarında yıllarımı geçirdim. Eğitimciliğin yalnızca ders anlatmak olmadığını, insan yetiştirmenin aynı zamanda bir vicdan sorumluluğu olduğunu düşündüm.

Çalıştığım kurumlarda çoğu zaman sendikal mücadelenin içinde yer aldım. İş yeri temsilciliği yaptım. Öğretmenlerin, çalışanların, hakkını aramakta zorlanan insanların yanında durmaya çalıştım.

Bazen bir arkadaşımın uğradığı haksızlık için yöneticilerin karşısına çıktım. Bazen kendimle ilgisi olmayan bir sorunun çözümü için saatlerimi harcadım.

Elbette herkesin hakkını savunmak kolay değildi.

Bazen yöneticilerle karşı karşıya geldim. Bazen yanlış anlaşıldım. Bazen savunduğum insanların bile sessiz kaldığı anlar oldu.

Ama bir şeyden vazgeçmedim.

Bir insanın hakkını savunmak için önce o haksızlığın bana yapılmasını beklemedim.

Çünkü haksızlık karşısında susmayı, çocukken zayıf arkadaşımı takımın dışında bırakmak kadar ağır buldum.

Atatürkçü Mücadelede Geçen Yıllarım

Yıllar sonra aynı anlayış beni sivil toplum mücadelesinin içine taşıdı.

Atatürkçü Düşünce Derneği’nde Mersin il başkanlığından Genel Merkez yöneticiliğine, Merkez Yürütme Kurulu üyeliğinden genel sekreter yardımcılığına, Akdeniz Bölge sorumluluğundan genel başkan danışmanlığına kadar çeşitli görevlerde bulundum.

Bu görevlerin hiçbirini yalnızca bir unvan olarak görmedim.

Benim için mesele bir makamda oturmak, ismimin önüne bir sıfat eklemek değildi. Cumhuriyet’in değerlerini savunmak, laik ve bilimsel eğitimin önemini anlatmak, toplumsal sorunlar karşısında sorumluluk almaktı.

Toplantılar, yolculuklar, konferanslar, örgütlenme çalışmaları, gecenin ilerleyen saatlerine kadar süren görüşmeler…

Kimi zaman aileme ayıracağım zamandan, kimi zaman dinlenmemden, kimi zaman cebimdeki paradan, kimi zaman sağlığımdan fedakârlık ettim.

Bütün bunları yaparken kendimi önemli biri olarak görmedim.

Yalnızca sorumluluk hissediyordum.

Çünkü bana göre bir insanın değeri, taşıdığı unvanlarla değil, o unvanları taşırken kimin yanında durduğuyla ölçülür.

Bir koltuk insanı büyütmez. İnsan, oturduğu koltuğa anlam kazandırır.

Bugün geriye dönüp baktığımda, üstlendiğim görevlerden çok, o görevler sırasında dokunabildiğim hayatları hatırlamak istiyorum.

İnsanları Sevdim, Dertlerini Kendime Dert Ettim

Ben insanları sevdim.

Gerçekten sevdim.

Birinin sorunu olduğunda çözmeye çalıştım. Birinin kapısı kapandığında başka bir kapı aradım. Benden yardım isteyen birini, elimden geldiğince geri çevirmemeye gayret ettim.

Bazen cebimden verdim.

Bazen zamanımdan.

Bazen uykumdan.

Bazen de kendi huzurumdan…

Bir insanın yüzünün güldüğünü görmek bana yetiyordu. Bir öğrencinin başarılı olması, bir öğretmenin hakkını alması, bir dostun sıkıntısından kurtulması, bir insanın yeniden umutlanması…

Bunların hepsi benim için kazanılmış birer maçtı.

Ama hayatın garip bir tarafı var.

Siz insanların dertlerini kendinize dert edinirken, bazen kendi derdinizi anlatacak birini bulamıyorsunuz.

Herkes sizi güçlü sanıyor.

Herkes sizin bir yol bulacağınıza inanıyor.

Herkes sizin ayakta kalacağınızı düşünüyor.

Ve gün geliyor, siz de yoruluyorsunuz.

İşte o zaman anlıyorsunuz ki güçlü görünmenin de ağır bir bedeli varmış.

Dürüstlüğü Uyanıklığa Değişmedim

Hayatta en çok korumaya çalıştığım değerlerden biri dürüstlük oldu.

Kimseyi kandırmak istemedim. Yalanı bir beceri, insanları aldatmayı bir zekâ göstergesi olarak görmedim.

Bugün bazı insanların başkalarını kandırmayı uyanıklık saydığını görüyorum. Verdiği sözü tutmamayı, insanları kullanmayı, hak etmediğini elde etmeyi başarı zannedenler var.

Ben böyle bir başarı istemedim.

Elbette hatalarım oldu.

Yanlış kararlar verdim. Bazen öfkelendim, bazen kırdım, bazen de kırıldım. Her zaman doğruyu yaptığımı iddia edemem.

Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim:

Ben yanlış yapmış olabilirim, fakat yanlışlığı kendime hayat felsefesi yapmadım.

İnsanların güvenini bir kazanç kapısı olarak görmedim.

Birinin iyi niyetini aptallık saymadım.

Ve belki de bu yüzden, hayatın bazı maçlarını kaybettim.

Ama kaybettiğim maçlar oldu diye, oynadığım oyundan utanmadım.

Hakem Bazen Görmedi, Takım Arkadaşlarım Bazen Gitti

Hayatı bir futbol maçına benzetirsem, benim maçım da pek kolay geçmedi.

Bazen sert müdahalelerle karşılaştım.

Bazen hakem faulü görmedi.

Bazen ofsayttan gol yedim.

Bazen de en güvendiğim takım arkadaşım, tam pas beklediğim anda sırtını dönüp gitti.

Hayatın en ağır yenilgileri rakiplerden gelmiyor bazen.

Aynı formayı giydiğin insanlardan geliyor.

Yıllarca yanında olduğunuz, zor gününde elini tuttuğunuz, ayağa kalkmasına yardım ettiğiniz bazı insanların, sizin zor gününüzde ortalıkta görünmemesi insanın içini acıtıyor.

İnsanı yoran, verdiği emek değil aslında.

O emeğin unutulması.

Bir zamanlar her sorununda sizi arayan insanların, sorunları bittiğinde sesinizi bile merak etmemesi.

Ve insan ister istemez soruyor:

Ben herkesin zor gününde yanında olmaya çalışırken, benim zor günümde kim yanımda olacak?

Ama yine de kimseye duyduğum kırgınlığın, içimdeki insan sevgisini öldürmesine izin vermek istemiyorum.

Çünkü başkalarının vefasızlığı, benim vicdanımı değiştirmemeli.

Artık Biraz da Kendim İçin Oynamak İstiyorum

Bugün hayatımın geldiği noktada yeni bir karar veriyorum.

Çocukluğumdan beri hep zayıf takımı seçtim.

Güçsüzün yanında durdum.

Başkalarının kazanması için koştum, mücadele ettim, yoruldum.

Bazen kendi golümü atabilecekken pas verdim.

Bazen kendi mutluluğumu erteledim.

Bazen başkalarının hayatında güneş açsın diye kendi gökyüzümdeki bulutları görmezden geldim.

Şimdi artık başka bir şey istiyorum.

Bu, geçmişimden pişman olduğum anlamına gelmiyor.

Hayır!

Bugün yeniden çocuk olsam, o tozlu mahalle sahasında yine zayıf takımı seçerdim.

Yeniden öğretmen olsam, yine haksızlığa uğrayan arkadaşımın yanında dururdum.

Yeniden sivil toplum mücadelesine başlasam, yine inandığım değerler için çalışırdım.

Ama bu kez bir şeyi unutmazdım:

Benim de bir hayatım var. Benim de bir kalbim var. Benim de mutlu olmaya hakkım var.

Artık birinin beni yalnızca işine yaradığım için değil, ben olduğum için sevmesini istiyorum.

Bir telefonun yalnızca yardım istemek için değil, sesimi özlediği için çalmasını istiyorum.

Bir dostun, bir şey istemeden de kapımı çalmasını…

Bir insanın, benim de yorulabileceğimi düşünmesini…

Bir sabah uyandığımda, o gün yalnızca başkalarının sorunlarını değil, kendi hayallerimi de yaşayabileceğimi bilmek istiyorum.

Son Düdük Çalmadı, Ben Hâlâ Sahadayım

Hayat…

Sana sesleniyorum!

Ben bu oyunu güzel oynadım.

Kurallarına uymaya çalıştım. Rakibime saygı duydum. Düşeni kaldırdım. Güçsüzü korudum. Takım arkadaşlarımı yalnız bırakmamaya gayret ettim.

Kazandığım maçlar da oldu, kaybettiğim maçlar da.

Ama hiçbir zaman galibiyet uğruna insanlığımı satmak istemedim.

Şimdi senden bir ayrıcalık istemiyorum.

Kimsenin hakkını, kimsenin mutluluğunu, kimsenin sevincini istemiyorum.

Yalnızca kendi emeğimin, kendi sevgimin, kendi iyi niyetimin biraz da bana dönmesini istiyorum.

Çünkü ben de yoruldum hayat!

Hep güçlü olmaktan, hep çözüm bulmaktan, hep başkalarının yaralarını sarmaya çalışırken kendi yaralarımı saklamaktan yoruldum.

Ama pes etmedim.

Bak, hâlâ ayaktayım!

Saçlarıma aklar düşmüş olabilir. Gençliğimin koşu hızı kalmamış olabilir. Hayat beni birkaç kez yere sermiş olabilir.

Ama yüreğimde hâlâ o mahalle çocuğu var.

Hani herkesin istemediği oyuncuları takımına alan…

Hani kaybedeceği düşünülen maçlara bile kazanacağına inanarak çıkan…

Hani arkadaşları sevinsin diye kendi golünden vazgeçebilen çocuk…

O çocuk hâlâ benim içimde.

Yalnız artık ona da bir sözüm var.

Gel çocuk…

Bu kez senin için oynayalım.

Bu kez senin hayallerini gerçekleştirelim.

Bu kez senin yüzün gülsün.

Çünkü yıllarca başkalarına uzattığımız o eli, artık biraz da kendi yüreğimize uzatmanın zamanı geldi.

Ve biliyor musun hayat?

Ben senden büyük bir servet istemiyorum.

Alkışlarla dolu tribünler de istemiyorum.

Bir makam, bir unvan, bir zafer töreni de…

Ben yalnızca bir akşam, gün batarken denizin karşısına oturup içimden şu cümleyi geçirebilmek istiyorum:

“İyi ki yaşamışım… İyi ki sevmişim… İyi ki bu dünyadan geçmişim…”

Ve o gün geldiğinde, yanımda beni gerçekten seven birkaç insan olsun yeter.

Ne geçmişin hesabını sorayım ne geleceğin korkusunu taşıyayım.

Yalnızca huzur olsun içimde.

Çünkü artık biliyorum:

İnsanın en büyük yenilgisi bir maçı kaybetmesi değil, kendi hayatını yaşamayı unutmasıymış.

Ben başkalarının kazanması için bir ömür mücadele ettim.

Şimdi kendi kaleme değil, kendi mutluluğuma doğru koşmak istiyorum.

Ve hayat…

Bu kez topu ayağımdan alıp başkasına vermeyeceğim.

Bu kez golü ben atacağım!

Ama öyle rakibimi yenmek için değil…

Yıllarca bekleyen, ertelenen, susan, hep başkalarını düşünen o küçük çocuğu sevindirmek için.

Çünkü o çocuk, ömrü boyunca herkesi takımına aldı.

Herkese bir şans verdi.

Herkesin kazanması için koştu.

Ama kimse dönüp de ona, “Sen mutlu musun?” diye sormadı.

Şimdi ben soruyorum ona.

Ve gözlerinin içine bakarak söz veriyorum:

“Bu kez seni de mutlu edeceğim çocuk. Bu kez seni de…”

Son düdük çaldığında gözlerim açık gitmesin bu hayattan.

Bir kez olsun, kendi mutluluğumun da hakkını vermiş olayım.

Çünkü ben bu oyunu hep güzel oynadım…

Şimdi biraz da kazanmak istiyorum.

İlker Taşyürek Eğitimci / Yazar

Bu yazı sizde nasıl bir iz bıraktı?

ilker Taşyürek

Eğitimci / Yazar

Yazarın tüm yazıları →

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mersin DergisiUygulama gibi kullanmak için ana ekrana ekleyin.