ilker Taşyürek/Eğitimci/Yazar
Hayatımızda bazı eşyalar vardır…
Onlar sadece bir eşya değildir.
Bir dönemi temsil ederler.
Bir duyguyu temsil ederler.
Bazen de bir insanı…
Benim için bisiklet işte böyle bir anlam taşır.
1980 öncesinde babam Konya’daki İvriz Öğretmen Okulu’nda öğretmen olarak görev yapıyordu. O yıllar Türkiye’nin siyasi olarak en hareketli dönemlerinden biriydi. Yaşanan olaylar, değişen hükümetler ve yapılan tayinlerle birlikte babamın yolu Diyarbakır’ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Okulu’na düştü.
22 Nisan günü yeni okulumuza gelmiştik.
Ertesi gün ilk kez 23 Nisan kutlamalarını orada gördüm.
Ardından 1 Mayıs kutlamalarına tanıklık ettim.
Sonra 12 Eylül geldi…
Türkiye değişti.
Okullar değişti.
Hayatlar değişti.
Askerî disiplinin hâkim olduğu yeni bir dönem başladı.
Bugün geriye dönüp baktığımda darbelerin ülkelere iyi şeyler getirdiğine inanmıyorum. Ancak o dönemde öğretmen okullarında uygulanan disiplinin, düzenin ve çalışma kültürünün öğrenciler üzerinde bıraktığı etkileri de inkâr edemem.
Dicle Öğretmen Okulu şehir merkezinin dışında, ovanın ortasında kurulmuş yemyeşil bir eğitim kampüsüydü.
Meyve bahçeleri…
Sebze tarlaları…
Büyükbaş hayvanlar…
Süt üretimi…
Atölyeler…
Yüzme havuzu…
Kapalı spor salonu…
Futbol, basketbol ve voleybol sahaları…
Köy Enstitülerinden kalan “yaparak yaşayarak öğrenme” anlayışının izleri hâlâ hissediliyordu.
Biz çocuklar için adeta bir cennetti.
Doğanın içindeydik.
Özgürdük.
Koşuyor, oynuyor, keşfediyorduk.
Pazar günleri kovboy filmleri izlerdik.
Film biter bitmez kendimizi dışarı atardık.
Çevredeki köylülerin kışın serbest bıraktıkları eşekler okulun bahçelerine kadar gelirdi.
Biz de filmlerin etkisiyle onları yakalamaya çalışır, bazen üzerine biner, kendimizi Teksas ovalarında sanırdık.
Çocukluğumuzun hayal gücü sınırsızdı.
Ama bütün bu güzel anılar arasında benim için en özel olan şey bir bisikletti.
Lojmanlarda oturan bir arkadaşımın eski bir bisikleti vardı.
Markasını bugün bile unutmam.
Bisan marka bir bisikletti.
Artık neredeyse her yeri kaynak tutmuştu.
Direksiyonu kaynaklıydı.
Kadrosu kaynaklıydı.
Pedalları kaynaklıydı.
Defalarca kırılmış, tamir edilmiş, yeniden boyanmıştı.
Belki başkalarının gözünde bir hurdaydı.
Ama benim gözümde özgürlüğün ta kendisiydi.
Bir gün arkadaşımın babasının tayini çıktı.
Bisikleti satmaya karar verdiler.
İstedikleri para bizim için küçümsenecek bir para değildi.
Ama ben o bisiklete sahip olmayı her şeyden çok istiyordum.
Günlerce babama yalvardım.
İstedim.
Israr ettim.
Küstüm.
Ağladım.
Çocuk aklımla her türlü duygu sömürüsünü yaptım.
Babam ise sürekli aynı şeyi söylüyordu:
“Şu an alamam oğlum…”
Ben onu anlamıyordum.
İçimden kızıyordum.
“Bir bisiklet bile alamıyorsa nasıl baba?” diye düşünüyordum.
Bir hafta boyunca mücadele ettim.
Sonunda bir gün babam:
“Tamam oğlum…” dedi.
Bugün hâlâ o parayı nasıl bulduğunu bilmiyorum.
Hangi ihtiyacından vazgeçtiğini bilmiyorum.
Neyi ertelediğini bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
O gün benim dünyam değişmişti.
Artık benim de bir bisikletim vardı.
Sanki özgürlüğüm bana teslim edilmişti.
Sabah biniyor, akşama kadar inmiyordum.
Bazen köylerin yanındaki dereye gidiyordum.
Bazen okulun arkasındaki tarlalara…
Bazen hiç bilmediğim yolları keşfediyordum.
Okul tatillerinde kantin kapalı olurdu.
Ekmek almak için yaklaşık bir buçuk kilometre uzaklıktaki tren istasyonuna giderdik.
Bir süre sonra bütün lojmanların gönüllü kuryesi oldum.
Bir komşu ekmek isterdi.
Bir başkası tuz.
Bir diğeri yağ.
Hiç üşenmeden gider getirirdim.
Günde kilometrelerce pedal çevirirdim.
Farkında olmadan bacak kaslarım gelişti.
Dayanıklılığım arttı.
Ortaokul yıllarında futbol oynarken yaşıtlarıma göre daha güçlü ve daha dirençli olmamın sebebi belki de o bisikletti.
Ama yıllar geçtikçe anladım ki bana kazandırdığı şey sadece güçlü bacaklar değildi.
Hayatı anlamaktı.
Bir gün ben de baba oldum.
Çocuklarım oldu.
Onların bir şeyi isterken gözlerindeki heyecanı gördüm.
Onları mutlu etmenin verdiği tarifsiz gururu yaşadım.
Ve yıllar önce kızdığım babamı yeniden hatırladım.
O gün ona ne kadar haksızlık ettiğimi anladım.
Meğer mesele bir bisiklet almak değilmiş.
Mesele; imkânları sınırlı olsa bile evladını mutlu etmeye çalışan bir babanın sessiz mücadelesiymiş.
Tek maaşla üç çocuğu büyütmekmiş.
Onları okutmakmış.
Meslek sahibi yapmakmış.
Fedakârlıkmış.
Sevgiymiş.
Sorumlulukmuş.
Ben çocukken sadece bisikleti görüyordum.
Bugün ise arkasındaki anne ve baba emeğini görüyorum.
İşte bu yüzden o eski, kaynaklarla dolu, yıpranmış bisiklet benim hayatımdaki en değerli hediyelerden biridir.
Çünkü bana sadece özgürlüğü öğretmedi.
Anne ve baba olmanın ne demek olduğunu da öğretti.
Bugün bir çocuğun bisiklete bindiğini gördüğümde sadece pedal çeviren bir çocuk görmüyorum.
Onun arkasında geceleri hesap yapan bir baba görüyorum.
Evladının bir isteğini yerine getirebilmek için kendi ihtiyaçlarından vazgeçen bir anne görüyorum.
Belki almak istediği bir gömlekten…
Belki ertelediği bir ayakkabıdan…
Belki de kendi hayallerinden vazgeçerek çocuğunun mutluluğunu büyüten anne ve babalar görüyorum.
Yıllar önce o eski bisiklet için babama kızmıştım.
Beni anlamadığını düşünmüştüm.
Oysa bugün anlıyorum ki;
Babam beni anlamıyormuş gibi görünürken aslında beni mutlu edebilmek için sessizce mücadele ediyormuş.
Ben bisikleti görüyormuşum…
O ise evladının gözlerindeki mutluluğu.
Aradan onlarca yıl geçti.
Daha iyi bir bisikletim var artık.
Ama o bisikletin bana öğrettiği şey hâlâ benimle yaşıyor.
Çünkü bazı hediyeler zamanla eskimez.
Bazı hediyeler demirden yapılmaz.
Bazı hediyeler sevgiyle yapılır.
Ve bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki;
Benim çocukluğumdaki o eski bisiklet aslında bir ulaşım aracı değilmiş…
Bir babanın sevgisinin üzerinde yükselen iki tekerlekmiş.
Her çocuk bisikletiyle özgürlüğe pedal çevirir…
Ama o pedalların gerçek gücü, anne ve babasının yüreğinde taşıdığı karşılıksız sevgiden gelir.
İşte bu yüzden, bugün bir çocuğun bisiklete binerken yüzünde gördüğüm gülümsemede yalnızca özgürlüğü değil; anne ve babasının sessiz fedakârlığını, sevgisini ve yüreğini de görüyorum.

















