İçeriğe geç
17 Ekim 2026, Cumartesi
AraYazarlarİletişim
Köşe Yazıları

Atatürk’ün Hayalindeki Okul: Bir Milletin Geleceğini İnşa Etmek

Paylaş
Haberi Dinle

Atatürk’ün Hayalindeki Okul: Bir Milletin Geleceğini İnşa Etmek

İlker Taşyürek | Eğitimci / Yazar

Bir öğretmenin gözünden, Atatürk’ün yaşamından izlerle Cumhuriyet’in eğitim idealine yolculuk…

Bir Kara Tahtanın Önünde Başlayan Büyük Devrim

Bir an için gözlerinizi kapatın ve 1928 yılının Türkiye’sine gidin.

Henüz beş yaşında genç bir Cumhuriyet… Yıllarca savaşların yorgunluğunu yaşamış bir millet… Anadolu’nun pek çok köyünde okul yok, öğretmen yok, okuma yazma bilen insan sayısı son derece sınırlı.

Ve o günlerde bir devletin Cumhurbaşkanı, eline tebeşiri alıp kara tahtanın başına geçiyor.

Mustafa Kemal Atatürk…

Savaş meydanlarında ordular yönetmiş, bir milletin bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş bir komutan, şimdi halka harfleri öğretiyor.

Düşünün, bir ülkenin Cumhurbaşkanı neden kara tahtanın başına geçer?

Çünkü o, bir milletin yalnızca topraklarını kurtarmanın yeterli olmadığını biliyordu. Asıl mesele, o topraklarda yaşayan insanların zihinlerini özgürleştirmekti.

Atatürk’ün kara tahta başındaki fotoğraflarına her baktığımda, yıllarını sınıflarda geçirmiş bir öğretmen olarak aynı duyguyu yaşarım.

O fotoğrafta yalnızca yeni harfleri öğreten bir Cumhurbaşkanı görmem.

Orada, eğitimi bir devlet meselesi olmanın ötesinde kişisel sorumluluk olarak benimseyen bir lider görürüm.

Ve kendime sorarım:

Bugün Atatürk yaşasaydı nasıl bir okul kurardı?

Bu sorunun yanıtını bulmak için yalnızca onun sözlerine değil, yaptıklarına da bakmak gerekir.

Çünkü Atatürk’ün eğitim anlayışı, nutuklardan çok uygulamalarda kendisini gösterir.

Cephede Bile Eğitimi Düşünen Bir Lider

Yıl 1921.

Sakarya Meydan Muharebesi henüz yapılmamış. Kurtuluş Savaşı bütün ağırlığıyla sürüyor. Anadolu’nun geleceği belirsiz.

Böyle bir ortamda Mustafa Kemal Paşa’nın gündeminde yalnızca cepheler olması beklenebilir.

Ama o, 15 Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif Kongresi’nin toplanmasına öncülük ediyor.

Kadın ve erkek öğretmenler bir araya geliyor. Ülkenin gelecekte nasıl bir eğitim sistemine sahip olması gerektiği tartışılıyor.

Henüz bağımsızlık savaşı sonuçlanmamışken, geleceğin çocuklarının nasıl yetiştirileceği konuşuluyor.

İşte benim için Atatürk’ün eğitim anlayışını en iyi anlatan tarihsel olaylardan biri budur.

Bir düşünün…

Ülkenizin yarını bile belirsizken, siz çocukların eğitimini planlıyorsunuz.

Çünkü biliyorsunuz ki savaş kazanılabilir, toprak kurtarılabilir, devlet kurulabilir. Ama o devletin geleceğini güvence altına alacak olan, yetiştirdiği insanlardır.

Bugün eğitim politikalarının sık sık değiştiği, sınav sistemlerinin aileleri ve öğrencileri belirsizliğe sürüklediği bir ülkede, bu tarihsel yaklaşım üzerinde uzun uzun düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.

Atatürk’ün verdiği mesaj açıktı:

Bir ülkenin geleceği, yalnızca bugünün sorunları çözülerek değil, yarının insanı yetiştirilerek güvence altına alınır.

Bir Cumhurbaşkanı Neden Öğretmen Olur?

1928 yılında Harf Devrimi gerçekleştirildiğinde mesele yalnızca alfabeyi değiştirmek değildi.

Amaç, yeni yazının öğrenilmesini yaygınlaştırmak, okuryazarlığı artırmak ve toplumun bilgiye erişimini kolaylaştırmaktı.

Atatürk, yeni harflerin tanıtılması sırasında çeşitli şehirlerde halkla buluştu, kara tahtanın başına geçti, öğrenme sürecine bizzat katıldı.

Ardından Millet Mektepleri açıldı.

Bu okullarda yalnızca çocuklar değil, yetişkinler de eğitim alıyordu.

Daha önce okula gidememiş insanlar, kadınlar, erkekler, esnaf, işçiler ve köylüler okuma yazma öğrenme fırsatı buluyordu.

Bu tablo bana eğitimin en önemli özelliklerinden birini hatırlatıyor:

Eğitim, insanın yaşıyla sınırlı değildir.

Ben yıllarca öğretmenlik yaptım. Öğrenmenin yalnızca çocuklara özgü olmadığını, insanın yaşamı boyunca kendisini geliştirebileceğini gördüm.

Atatürk’ün kara tahta başına geçmesinde bir başka önemli mesaj daha vardı.

Öğretmenlik, toplumun en saygın sorumluluklarından biridir.

Bir Cumhurbaşkanı’nın öğretmenlik yapması, eğitimin toplumsal değerini de görünür kılıyordu.

Bugün öğretmenlerin ekonomik sıkıntılar yaşadığı, mesleki saygınlıklarının zaman zaman tartışma konusu olduğu bir ortamda, o kara tahtanın önündeki Atatürk’ü yeniden hatırlamak gerekiyor.

Çünkü öğretmen yalnızca maaş karşılığında ders anlatan bir kamu görevlisi değildir.

Öğretmen, geleceğin insanını yetiştiren kişidir.

Atatürk’ün Eğitim Anlayışında Köy Çocuğunun Yeri

Cumhuriyet’in ilk yıllarını anlamak için Anadolu’nun köylerini düşünmek gerekir.

Elektriğin, yolun, sağlık hizmetlerinin ve eğitim olanaklarının son derece sınırlı olduğu yerleşim yerleri…

Çocuklar çoğu zaman aileleriyle birlikte tarlada çalışıyor, okula ulaşmakta güçlük çekiyordu.

Peki eğitim yalnızca büyük şehirlerde yaşayan çocukların hakkı mı olacaktı?

Atatürk’ün eğitim politikalarında bu soruna çözüm arayışı önemli bir yer tuttu.

1930’lu yıllarda köylerdeki öğretmen eksikliğini gidermek için farklı modeller üzerinde çalışıldı.

Bu arayışın dikkat çekici örneklerinden biri, dönemin Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’la ilgili anlatılan bir olaydır.

Arıkan, köylere yeterli öğretmen gönderilememesinden duyduğu üzüntüyü Atatürk’e aktarır. Atatürk ise orduda yetişmiş, yetenekli çavuşların özel kurslarla eğitilerek köylerde görevlendirilmesi düşüncesini dile getirir.

Bu öneri, 1936’da başlayan Köy Eğitmen Kurslarının gelişmesinde etkili olur.

Burada üzerinde durulması gereken nokta yalnızca öğretmen açığının kapatılması değildir.

Asıl önemli olan, eğitimin ülkenin gerçek koşullarına göre yeniden düşünülmesidir.

Köye gönderilen eğitmen, yalnızca okuma yazma öğretmeyecek; tarım, üretim ve günlük yaşamla ilgili bilgilerin yaygınlaşmasına da katkıda bulunacaktı.

Bu uygulamalar, daha sonra Köy Enstitülerine uzanan sürecin önemli hazırlık aşamalarından biri oldu.

Köy Enstitüleri, Atatürk’ün ölümünden sonra, 17 Nisan 1940’ta Hasan Âli Yücel’in bakanlığı ve İsmail Hakkı Tonguç’un çalışmalarıyla kuruldu. Dolayısıyla bu kurumları doğrudan Atatürk’ün açtığını söylemek tarihsel olarak doğru değildir. Ancak temellerindeki köy eğitimi ve üretimle öğrenme anlayışının Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki eğitim arayışlarıyla güçlü bir bağı vardır.

Ben bir öğretmen çocuğuyum.

Çocukluğumun önemli bir bölümü Konya Ereğli’deki İvriz Öğretmen Okulunun çevresinde geçti.

Babamın görev yaptığı okulun lojmanlarında yaşarken yalnızca derslikleri değil, eğitim kurumunun çevresindeki üretim alanlarını, tarımı, hayvanları, öğretmenlerin ve öğrencilerin birlikte oluşturduğu yaşam kültürünü de tanıdım.

O yıllarda belki bunun eğitim felsefesindeki karşılığını bilmiyordum.

Ama bugün dönüp baktığımda şunu çok iyi anlıyorum:

Eğitim yalnızca dört duvar arasında gerçekleşmez. Bazen bir ağacın gölgesinde, bazen bir tarlada, bazen bir atölyede, bazen de bir öğretmenin davranışında hayat bulur.

Bir Çocuğun Yeteneğini Keşfetmek

Yıllar boyunca sınıflarımda birbirinden farklı öğrenciler tanıdım.

Kimi matematik problemlerini herkesten önce çözerdi. Kimi fizik deneylerinde olağanüstü bir merak gösterirdi. Kimi derslerde sessizdi ama resim yaparken bambaşka bir dünyaya dönüşürdü.

Bir öğrencimin akademik başarısı sınırlı olabilir, fakat insan ilişkilerindeki becerisi, sanata ilgisi veya üretkenliği çok gelişmiş olabilirdi.

Ne yazık ki eğitim sistemimiz çoğu zaman bu farklılıkları yeterince göremiyor.

Bütün çocukları aynı sınavlara sokuyor, aynı sorularla ölçüyor, aynı başarı sıralamalarına yerleştiriyoruz.

Sonra da çocuklara birbirlerinden daha başarılı ya da daha başarısız olduklarını söylüyoruz.

Oysa çocuklar birbirlerinin kopyası değildir.

Atatürk’ün bilim, sanat, spor ve üretime verdiği önem, eğitimin yalnızca akademik bilgiyle sınırlandırılmaması gerektiğini gösterir.

Cumhuriyet döneminde sanat eğitiminin desteklenmesi, mesleki ve teknik öğretimin geliştirilmesi, öğretmen yetiştirme kurumlarının güçlendirilmesi bu anlayışın uygulamaları arasındadır.

Bana göre Atatürk bugün yaşasaydı bir okulun başarısını yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçmezdi.

Çocukların hangi becerileri kazandığına, nasıl düşündüğüne, nasıl ürettiğine ve nasıl bir insan olarak yetiştiğine de bakardı.

Bir öğrencinin bilim insanı olmasını değerli gördüğü kadar, iyi bir sanatçı, nitelikli bir zanaatkâr veya üretken bir çiftçi olmasını da önemserdi.

Çünkü toplumun yalnızca diplomalı insanlara değil, işini iyi yapan, düşünen ve üreten insanlara ihtiyacı vardır.

Bir Genç Öğretmenin Hayali: Afet İnan’ın Hikâyesi

Atatürk’ün eğitime verdiği önemi anlatan olaylardan biri de Afet İnan’la tanışmasıdır.

Yıl 1925. Atatürk, İzmir’de bir okul ziyaretinde henüz 17 yaşında olan genç öğretmen Afet’le tanışır.

Afet, öğretmen okulundan yeni mezun olmuştur. Ama onun hayalleri yalnızca öğretmenlik yapmakla sınırlı değildir. Yabancı dil öğrenmek, eğitimini sürdürmek, kendisini geliştirmek istemektedir.

Atatürk, genç öğretmenin bu isteğiyle ilgilenir. Ailesiyle görüşür ve eğitimine devam etmesini destekler.

Afet İnan daha sonra İsviçre’de öğrenim görür, tarih alanında akademik çalışmalar yapar ve yıllar içerisinde profesörlüğe kadar yükselir.

Bu hikâyeyi düşündüğümde aklıma hep aynı soru gelir:

Acaba bugün okullarımızda kaç çocuğun hayalini gerçekten dinliyoruz?

Kaç öğrencimize ne olmak istediğini soruyor, verdiği cevabı ciddiye alıyoruz?

Kaç çocuğun yeteneğini keşfetmek için zaman ayırıyoruz?

Bir eğitimci olarak biliyorum ki bazen bir öğrencinin hayatını değiştirmek için büyük yatırımlar gerekmez.

Bazen ona inanmanız yeterlidir.

Bazen söylediğiniz bir cümle, yıllar sonra karşınıza başarılı bir insan olarak çıkar.

İşte Atatürk’ün Afet İnan’ın eğitimine verdiği destek, benim için bu anlayışın somut örneklerinden biridir.

Üstelik bu olayın başka bir anlamı daha vardır.

Cumhuriyet’in yetiştirmek istediği kadın, yalnızca eğitim alan değil; bilim üreten, araştıran, öğreten ve toplumun geleceğinde söz sahibi olan kadındır.

Bugün kız çocuklarının eğitimi konusunda konuşurken bu tarihsel örneği unutmamalıyız.

Çünkü bir kız çocuğuna verilen eğitim, yalnızca onun yaşamını değil, yetiştireceği kuşakları ve toplumun geleceğini de etkiler.

Atatürk’ün Yazdığı Geometri Kitabı Bize Ne Anlatıyor?

Benim için Atatürk’ün eğitim yaşamındaki en etkileyici çalışmalarından biri, 1937 yılında hazırladığı Geometri kitabıdır.

Yıllarca fizik öğretmenliği yaptığım için bu konunun bende ayrı bir yeri vardır.

Düşünün…

Bir devletin Cumhurbaşkanı, yoğun sorumlulukları arasında matematik ve geometri terimleriyle ilgileniyor.

O dönemde kullanılan birçok geometri terimi, öğrencilerin günlük yaşamda kullandıkları dilden uzaktı.

Atatürk, bilimsel kavramların Türkçede anlaşılır karşılıklarla ifade edilmesi için çalışıyor.

Açı, üçgen, dikdörtgen, eşkenar ve teğet gibi bugün bize son derece doğal gelen terimler, bu dil çalışmalarının ürünleri arasında yer alıyor.

1937 yılında Atatürk’ün hazırladığı Geometri kitabı yayımlanıyor.

Şimdi bir fizik öğretmeni olarak düşünelim.

Öğrenciye bir kavramı öğretirken önce o kavramın ne anlama geldiğini anlatmamız gerekir.

Çünkü öğrenci anlamadığı bir sözcüğü ezberleyebilir ama o sözcükle düşünmekte zorlanır.

Atatürk’ün geometri terimleri üzerinde çalışmasını bu nedenle çok değerli buluyorum.

Burada yalnızca dilin sadeleştirilmesi değil, bilginin anlaşılır ve ulaşılabilir hâle getirilmesi düşüncesi de vardır.

Bana göre bu olay, Atatürk’ün eğitim felsefesini anlatan önemli bir örnektir.

Bilimi yalnızca yüceltmekle yetinmiyor, bilimin öğretilmesini kolaylaştıracak araçlar üzerinde de çalışıyor.

Bugün eğitim sistemimizde çocuklara çok fazla bilgi yüklerken acaba onların bu bilgileri gerçekten anlayıp anlamadığını yeterince sorguluyor muyuz?

Bir öğrenci fizik formülünü ezberlediğinde mi öğrenmiştir, yoksa o formülün doğadaki karşılığını keşfettiğinde mi?

Benim yanıtım açıktır.

Öğrenmek, bilgiyi hafızaya yerleştirmek değil, onu akılla anlamlandırabilmektir.

Cumhuriyet’in Okulunda Özgür Düşünce Olmalı

Atatürk’ün eğitim anlayışını yalnızca okullaşma, okuryazarlık ve bilimsel gelişmeyle sınırlamak eksik olur.

Çünkü Cumhuriyet’in temelinde yurttaşlık bilinci vardır.

Kendi aklını kullanan, haklarını bilen, sorumluluklarını yerine getiren, toplumun geleceği hakkında düşünebilen insanlar yetiştirmek…

Bana göre Cumhuriyet’in eğitimden en önemli beklentilerinden biri budur.

Bugün okullarımızda çocuklara demokrasiyi anlatıyoruz.

Ama acaba demokratik davranmayı da öğretiyor muyuz?

Öğrenci kendi düşüncesini söylediğinde onu dinliyor muyuz?

Öğretmeninin görüşüne katılmadığında düşüncesini özgürce açıklamasına izin veriyor muyuz?

Sınıf içinde alınan kararlara öğrencilerin katılımını sağlıyor muyuz?

Çünkü demokrasi yalnızca kitaplardan öğrenilmez.

Demokrasi yaşanarak öğrenilir.

Bir çocuk okulda adaleti görmüyorsa ona adaletin tanımını ezberletmenin fazla anlamı yoktur.

Bir öğrenci düşüncesini açıklamaktan korkuyorsa özgürlük üzerine saatlerce ders anlatmak yeterli değildir.

Cumhuriyet’in değerleri okulun duvarlarında yazılı kalmamalı, okulun günlük yaşamında hissedilmelidir.

Atatürkçü eğitim benim için, Atatürk’ün sözlerini ezberleyen öğrenciler yetiştirmek değildir.

Atatürk’ün akla, bilime ve sorgulamaya verdiği değeri kendi yaşamına taşıyan bireyler yetiştirmektir.

Atatürk Bugün Yaşasaydı Nasıl Bir Okul Kurardı?

Şimdi bütün bu tarihsel örnekleri bir araya getirerek başlangıçtaki sorumuza dönelim.

Atatürk bugün yaşasaydı nasıl bir okul kurardı?

Elbette bunu kesin olarak bilemeyiz. Ancak gerçekleştirdiği uygulamalardan ve savunduğu ilkelerden hareketle bazı çıkarımlarda bulunabiliriz.

Bence o okulda çocuklar yalnızca ders dinlemezdi.

Laboratuvarlarda deney yapar, atölyelerde üretir, bahçelerde doğayı tanır, sanatla ilgilenir, spor yapar, yabancı diller öğrenir ve teknolojiyi kullanarak yeni şeyler geliştirirdi.

Öğretmenler yalnızca müfredatı yetiştirmeye çalışmaz, her öğrencinin yeteneğini keşfetmeye zaman ayırırdı.

Öğrenciler arasında ailelerinin ekonomik durumuna göre ayrım yapılmazdı.

Kız çocukları ile erkek çocukları eşit eğitim fırsatlarına sahip olurdu.

Sınavlar çocukların hayatını belirleyen tek ölçüt hâline getirilmezdi.

Ve en önemlisi, çocuklar okula korkarak değil, severek gelirdi.

Bugün yapay zekânın, robotik teknolojilerin ve dijital dünyanın hızla geliştiği bir çağda yaşıyoruz.

Atatürk’ün bilime ve çağdaşlaşmaya verdiği önemi düşündüğümde, bu gelişmelerin eğitimde kullanılmasını destekleyeceğine inanıyorum.

Ama teknolojiye sahip olmak, tek başına iyi eğitim anlamına gelmez.

Önemli olan çocukların teknolojiyi yalnızca tüketen değil, onu geliştiren ve insanlığın yararına kullanan bireyler olarak yetişmesidir.

Çünkü çağdaş eğitim yalnızca teknolojik araçlarla değil, o araçları kullanacak insanın niteliğiyle anlam kazanır.

Benim Hayalimdeki Okul, Cumhuriyet’in Hayalindeki Okuldur

Otuz yılı aşkın eğitim yaşamımda binlerce öğrenciyle karşılaştım.

Kimi bugün doktor, kimi mühendis, kimi öğretmen, kimi iş insanı, kimi de farklı mesleklerde yaşamını sürdürüyor.

Ama geriye dönüp baktığımda en büyük mutluluğum yalnızca onların meslek sahibi olmaları değildir.

İyi insan olduklarını görmek, dürüstlüklerini koruduklarını bilmek, başkalarına saygı duyduklarını ve kendi ayakları üzerinde durabildiklerini görmek de benim için büyük bir başarıdır.

Çünkü eğitim yalnızca meslek kazandırmaz.

Eğitim insan yetiştirir.

Bugün bir okul kurucusu olarak da aynı düşünceyi taşıyorum.

Bir okulun büyüklüğü yalnızca binasının genişliğiyle, sınıflarının sayısıyla ya da teknolojik donanımıyla ölçülmemelidir.

Asıl önemli olan, o okulun kapısından giren çocukların nasıl bir insan olarak yetiştiğidir.

Benim hayalimdeki okulda çocukların kahkahası eksik olmaz.

Öğretmenlerin yüzünde yorgunluk kadar mesleki mutluluk da bulunur.

Öğrenciler soru sormaktan çekinmez.

Yanlış yapmanın öğrenmenin doğal bir parçası olduğunu bilir.

Başarı yalnızca yüksek not almakla ölçülmez.

Bir çocuğun arkadaşına yardım etmesi, bir başkasının hakkını koruması, bir ağacı sevmesi, bir sorunu çözmek için çaba göstermesi de önemsenir.

Çünkü hayat yalnızca sınavlardan ibaret değildir.

Atatürk’ün eğitim anlayışından bugün çıkaracağımız en önemli derslerden biri de budur.

Atatürk’ü Anmak mı, Anlamak mı?

Her yıl belirli günlerde Atatürk’ü anıyoruz.

Okullarımızda törenler düzenliyor, şiirler okuyor, konuşmalar yapıyoruz.

Çocuklarımız onun hayatını öğreniyor, devrimlerini anlatıyor, sözlerini ezberliyor.

Bütün bunların elbette bir değeri var.

Ama ben yıllarını eğitime vermiş bir öğretmen olarak artık şu sorunun daha fazla sorulması gerektiğini düşünüyorum:

Biz Atatürk’ü gerçekten anlıyor muyuz?

1921’de savaş devam ederken öğretmenleri bir araya getiren anlayışı…

1928’de kara tahtanın başına geçip halka harfleri öğreten kararlılığı…

Bir genç öğretmenin eğitim hayalini destekleyen duyarlılığı…

Köy çocuklarının öğretmensiz kalmaması için çözüm arayan yaklaşımı…

1937’de geometri kitabı hazırlayacak kadar bilginin öğretilmesiyle ilgilenen merakı…

Bunları yeterince anlıyor muyuz?

Yoksa Atatürk’ü yalnızca geçmişte yaşamış büyük bir lider olarak anlatıp, onun düşünce yöntemini bugünün sorunlarına uygulamayı ihmal mi ediyoruz?

Benim için Atatürkçülük, geçmişin başarılarıyla övünmekten çok, o başarıların arkasındaki düşünceyi bugüne taşımaktır.

Bilimsel düşünceyi savunurken bilimsel yöntemlerden uzaklaşmamak, eğitimde fırsat eşitliğini savunurken yoksul çocukların sorunlarını görmezden gelmemek, öğretmene değer verdiğimizi söylerken onun yaşam koşullarına kayıtsız kalmamaktır.

Çünkü düşünceler, ancak uygulamaya dönüştüklerinde toplumsal bir anlam kazanır.

Geleceğin Cumhuriyet’i Bugünün Sınıflarında Yetişiyor

Yazımın başında Atatürk’ün kara tahta başındaki görüntüsünden söz etmiştim.

Şimdi yeniden o görüntüye dönmek istiyorum.

Bir Cumhurbaşkanı, elinde tebeşir, karşısında öğrenmeye çalışan insanlar…

Aradan neredeyse bir asır geçti.

Kara tahtaların yerini akıllı tahtalar, tebeşirlerin yerini dijital kalemler, kitapların yanını bilgisayarlar ve yapay zekâ uygulamaları aldı.

Ama eğitimin temel sorusu hâlâ değişmedi:

Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?

Yalnızca kendisini düşünen mi, yoksa topluma karşı sorumluluk hisseden mi?

Söyleneni sorgulamadan kabul eden mi, yoksa araştıran ve düşünen mi?

Bilgiyi ezberleyen mi, yoksa onu kullanarak yeni bilgiler üreten mi?

Başarıyı yalnızca para ve makamla ölçen mi, yoksa insan olmanın değerini bilen mi?

İşte bütün mesele bu soruların yanıtında saklı.

Ben, Cumhuriyet’in eğitim idealinin yalnızca geçmişte kalmış bir hatıra olmadığına inanıyorum.

O ideal bugün de gerçekleştirilebilir.

Yeter ki eğitimi günübirlik kararların ötesinde, ülkenin geleceğini belirleyen ortak bir sorumluluk olarak görelim.

Yeter ki öğretmeni yeniden hak ettiği saygın konuma taşıyalım.

Yeter ki her çocuğun yeteneğine, hayaline ve insan olarak değerine sahip çıkalım.

Ve yeter ki Atatürk’ün eğitim anlayışını yalnızca anlatmakla kalmayıp okullarımızda yaşatalım.

Çünkü ben biliyorum ki bir ülkenin geleceği yalnızca büyük binalarda, parlamento salonlarında ya da yönetim makamlarında şekillenmez.

Bazen küçük bir köy okulunda, bazen kalabalık bir şehir sınıfında, bazen bir laboratuvarda, bazen de bir öğretmenin öğrencisine söylediği tek bir cümlede şekillenir.

Atatürk, bir milletin bağımsızlığını kazanmasına önderlik etti.

Ama o bağımsızlığın kalıcı olabilmesi için eğitimin vazgeçilmez olduğunu da gösterdi.

Bugün biz eğitimcilere düşen sorumluluk, bu düşünceyi geleceğe taşımaktır.

Ve ben bütün öğretmenlik yaşamımın birikimiyle şuna inanıyorum:

Atatürk’ün hayalindeki Türkiye’yi kurmanın yolu, Atatürk’ün eğitim anlayışını bugünün okullarında yaşatmaktan geçer.

Çünkü Cumhuriyet’i kurmak bir kuşağın tarihsel başarısıydı; Cumhuriyet’i yaşatmak ise yetiştirdiğimiz her çocuğa karşı taşıdığımız sorumluluktur.

İlker Taşyürek Eğitimci / Yazar

Bu yazı sizde nasıl bir iz bıraktı?

ilker Taşyürek

Eğitimci / Yazar

Yazarın tüm yazıları →

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mersin DergisiUygulama gibi kullanmak için ana ekrana ekleyin.