Evlat…
İnsan hayatta birçok şey yaşar…
Başarılar kazanır…
Kaybeder…
Yeniden ayağa kalkar…
Makamlar görür…
Paralar kazanır…
İnsanlar tanır…
Kalabalıkların içinde alkışlanır…
Ama bir gün gelir…
Bir hastane koridorunda beklerken anlarsınız hayatın gerçek anlamını.
Ben bunu ilk kızım doğduğunda yaşadım.
Doğumhanenin kapısında dakikalar geçmek bilmiyordu.
İnsan o an ne düşüneceğini bile bilmiyor…
Bir tarafta korku…
Bir tarafta tarifsiz bir heyecan…
Sonra kapı açıldı…
Ve bir ses geldi:
“Bir kızınız oldu…”
İşte o an…
Hayatım ikiye ayrıldı.
Öncesi ve sonrası…
Gözlerimden yaşlar istemsizce akmaya başladı.
Boğazım düğümlendi.
Çünkü artık bu dünyada benim bir parçam vardı.
Benim kanımı taşıyan, benim nefesimden bir nefes taşıyan küçücük bir can…
İnsan o an anlıyor…
Hayatta yaptığı hiçbir işin, kazandığı hiçbir başarının, aldığı hiçbir alkışın bu duyguya yaklaşamayacağını…
Sonra yıllar geçti…
İkinci kızım dünyaya geldi.
Yine aynı heyecan…
Yine aynı korku…
Yine aynı tarifsiz bekleyiş…
Doğumhanenin otomatik kapısı açıldı.
Ebenin kucağında küçücük bir bebek önümden geçti…
Ve ağlayarak sanki bana şunu söyledi:
“Ben geldim baba…”
İşte bazı anlar vardır…
İnsanın ömrü boyunca hafızasından hiç silinmez.
O anlar benim için sadece bir doğum anı değildi.
Adeta ruhuma kazınan iki büyük mucizeydi.
Çocuk sahibi olduktan sonra insan değişiyor.
Ben bir öğretmendim…
Yıllarca binlerce öğrenci yetiştirdim.
Ama baba olduktan sonra öğretmenliğe bakışım bile değişti.
Çünkü artık sınıftaki her çocuğun arkasında onu bekleyen bir anne, bir baba olduğunu daha iyi anlıyordum.
Bir çocuğun gözyaşının ne demek olduğunu…
Bir çocuğun mutluluğunun bir anne babanın bütün dünyası olduğunu daha derinden hissediyordum.
Ben çocuklarımla zaman geçirmeyi seven bir baba oldum.
Haftanın yedi günü çalışsam bile onlara vakit ayırmaya çalıştım.
Pazar günlerini onlarla geçirdim.
Birlikte gezdik…
Birlikte güldük…
Evde aynı sofrada oturduk…
Hayatımın merkezine onların geleceğini koydum.
Çünkü insan baba olduktan sonra kendi hayatını değil, çocuklarının hayatını yaşamaya başlıyor.
Ama yıllar geçiyor…
Çocuklar büyüyor…
Ve insan bir gün kendi kendine şu soruyu soruyor:
“Acaba ben onların hayatında, onları önemsediğim kadar yer edinebiliyor muyum?”
İşte insanı en çok düşündüren soru bu…
Sonra dönüp kendi anne babanı düşünüyorsun…
Biz onların hayatına ne kadar dokunabildik?
Oysa onlar…
Yememiş yedirmişlerdi…
İçmemiş içirmişlerdi…
Giymemiş giydirmişlerdi…
Yokluk içinde bizi okutmuş…
Hayata hazırlamış…
Biz güçlü olalım diye sessizce yük taşımışlardı.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:
Hayat aslında büyük bir sahne…
Bu sahnede oyuncular değişiyor.
Dekorlar değişiyor.
Kostümler değişiyor.
Ama senaryo hep aynı kalıyor.
Bir zamanlar biz evlattık…
Bugün anne baba olduk…
Yarın bizim çocuklarımız aynı duyguları yaşayacak.
Belki bir gün çocuklarımız bizi tam anlayamayacak…
Belki hayatlarında düşündüğümüz kadar yerimiz olmayacak…
Belki bir dost sohbetinde sadece:
“Benim de bir babam var…”
deyip geçecekler.
Ama anne babalık böyle bir şey zaten…
Karşılık beklemeden sevebilmek…
Bugün anlıyorum ki insanın gerçek zenginliği; bankadaki parası değil, kalbinde taşıdığı sevgidir.
Ben artık bundan sonraki hayatımda kendi anne ve babamın mutluluğuna daha çok dokunmak istiyorum.
Onların bize yaptıklarının karşılığını hiçbir zaman tam ödeyemem belki…
Ama en azından onlara huzurlu bir evlat sevgisi yaşatabilirim.
Çünkü insan bir gün anlıyor…
Anne baba hayattayken insan hâlâ çocuktur.
Ve onların varlığı…
Bu dünyadaki en büyük güven duygusudur.
Bu duygularla…
Tüm annelerin ve babaların ellerinden saygıyla öpüyorum.
Evlat büyütmek;
Sadece bir insan yetiştirmek değildir…
Aslında kendi yüreğini, bu dünyanın acılarına, sevinçlerine, belirsizliklerine emanet edebilmektir.
Bir gün senden bağımsız yürümeye başlayacağını bile bile, onu hayatın ortasına sevgiyle bırakabilmektir.
Çünkü evlat…
İnsanın bu dünyada attığı en derin imzadır.
İlker Taşyürek
Eğitimci – Yazar













