İçeriğe geç
21 Ekim 2026, Çarşamba
AraYazarlarİletişim
Köşe Yazıları

Ey Hayat, Biz Sana Hiç Yalan Söylemedik!

Paylaş
Haberi Dinle

Ey Hayat, Biz Sana Hiç Yalan Söylemedik!

İlker Taşyürek – Eğitimci / Yazar

Hayatın karşısına çıkıp da insanın kendi yüreğine hesap verdiği zamanlar vardır.

Ne kalabalıklar vardır o an yanında ne de seni alkışlayanlar. Ne unvanların bir anlamı kalır ne de yıllarca uğruna mücadele ettiğin insanların söyledikleri.

Yalnızca sen varsındır.

Bir de yaşadıkların…

İşte ben böyle zamanlarda dönüp kendi hayatıma baktığımda, içimde bütün kırgınlıklarıma rağmen değişmeyen bir cümle buluyorum:

Ey hayat! Biz sana hiç yalan söylemedik. Ne özümüzde ne sözümüzde ne de yüreğimizde…

Sevdiysek gerçekten sevdik. İnandıysak sonuna kadar inandık. Birinin elini tuttuysak, yalnızca güzel günlerinde değil, en karanlık zamanlarında da yanında olmaya çalıştık.

Belki çok yanıldık. Belki insanları kendimiz gibi sandık. Belki hak etmeyenlere hak ettiklerinden fazla değer verdik.

Ama hiçbir zaman olduğumuzdan başka biri gibi görünmeye çalışmadık.

Ve bugün geriye dönüp baktığımda, bütün kaybettiklerimin arasında hâlâ koruyabildiğim en büyük zenginliğimin bu olduğunu görüyorum.

İnsan En Çok Kendi Gerçeğiyle Sınanır

Hayat bana yıllar içinde çok şey öğretti.

İnsanların her zaman söyledikleri gibi olmadıklarını, verilen her sözün tutulmadığını, uzatılan her elin dostluk için uzatılmadığını yaşayarak öğrendim.

Öyle zamanlar oldu ki doğru bildiğim şeylerin bedelini ödedim. Susarsam kazanabileceğim yerde konuştum. Görmezden gelirsem rahat edebileceğim yerde itiraz ettim. Biraz eğilsem önüme açılabilecek kapıları, sırf kendime olan saygımı kaybetmemek için kapalı bıraktım.

Pişman mıyım?

Bazen insanın içinden, “Keşke biraz daha az inansaydım, biraz daha az güvenseydim, biraz daha az fedakârlık yapsaydım” demek geçiyor.

Ama sonra düşünüyorum.

Eğer bunları yapmasaydım, bugün aynaya baktığımda gördüğüm insan yine ben olur muydum?

Çünkü insanı insan yapan yalnızca başardıkları değildir. Bazen vazgeçmediği ilkeleri, bazen kaybetmeyi göze aldığı değerleri, bazen de herkesin sustuğu yerde söyleyebildiği tek bir doğru sözdür.

Ben hayatı kazanmak uğruna kendimi kaybetmek istemedim.

Belki de bütün hikâyemin özeti budur.

Biz İnsanları Kendimiz Gibi Bildik

Sanırım hayatta en büyük yanılgılarımdan biri buydu.

Birine güveniyorsam onun da bana güveneceğini, birinin iyiliğini istiyorsam onun da benim iyiliğimi isteyeceğini, verdiğim sözü tutuyorsam karşımdakinin de kendi sözünü önemseyeceğini düşündüm.

Oysa zamanla anladım ki herkesin vicdanı aynı terazide tartmıyor hayatı.

Kimileri sevgiyi bir çıkar ilişkisi olarak görüyor. Kimileri dostluğu ihtiyaç duyduğu zaman hatırlıyor. Kimileri ise kendisine uzatılan eli, o elin sahibinin zayıflığı sanıyor.

En acısı da ne biliyor musunuz?

İnsan bazen hiç tanımadığı birinin kötülüğünden değil, bütün kalbiyle inandığı birinin değişmesinden yaralanıyor.

Bir zamanlar gözlerinin içine bakarak konuştuğunuz insanın, gün gelip sizi anlamak için en küçük bir çaba göstermediğini görmek…

Birlikte kurduğunuz hayallerin, yalnızca sizin hafızanızda yaşamaya devam ettiğini fark etmek…

Ve en çok da, sizin için çok değerli olan bir şeyin başkası için ne kadar kolay vazgeçilebilir olduğunu öğrenmek…

İşte bunlar insanın içinde sessiz depremler yaratıyor.

Ama ben bütün bu yaşadıklarımdan sonra insanlara güvenmeyi bir kusur olarak görmedim.

Çünkü güvenmek yanlış değildir.

Yanlış olan, güveni istismar etmektir.

Sevmek yanlış değildir.

Yanlış olan, sevgiyi kullanmaktır.

Ve iyi niyetli olmak asla utanılacak bir şey değildir.

Utanması gereken, iyi niyeti kendi çıkarına dönüştürendir.

Kırıldık Ama Kırmayı Öğrenmedik

Bazen kendi kendime soruyorum:

İnsan bu kadar kırıldıktan sonra nasıl hâlâ sevebilir?

Bu kadar hayal kırıklığından sonra nasıl hâlâ yeni bir sabaha umutla uyanabilir?

Bu kadar vefasızlık gördükten sonra nasıl hâlâ bir başkasının mutluluğu için çaba gösterebilir?

Belki bunun yanıtı insanın karakterinde saklıdır.

Çünkü bazı insanlar yaşadıkları kötülüklerden kendilerine bir kötülük öğretisi çıkarır. Kendilerine yapılanı başkalarına yaparak hayattan intikam aldıklarını düşünürler.

Ben böyle olmak istemedim.

Beni aldatanın ardından aldatmayı, beni yaralayanın ardından yaralamayı, bana sırtını dönenin ardından herkese sırt çevirmeyi öğrenmek istemedim.

Elbette değiştim.

Eskisi kadar kolay inanmıyorum belki. Her söze eskisi kadar heyecanlanmıyorum. Her uzatılan ele aynı saflıkla sarılmıyorum.

Ama yüreğimin içindeki insanı öldürmedim.

Çünkü bir insanın bana yaptığı kötülük yüzünden kendi iyiliğimden vazgeçersem, asıl yenilgiyi o zaman yaşamış olurum.

İşte bu yüzden kırıldık ama kırmayı marifet saymadık.

Yorulduk ama merhametimizi kaybetmedik.

Ve belki de en önemlisi, incindik ama incitmekten zevk alan insanlara dönüşmedik.

Alkışların Sustukları Yerde Kendimizi Tanıdık

Hayatımın önemli bir bölümünü insanlarla, eğitimle, toplumsal mücadelelerle ve inandığım değerler uğruna çalışarak geçirdim.

Bir okulun kapısından içeri giren çocuğun gözlerindeki umudu da gördüm, toplumsal bir mücadelede aynı amaç etrafında birleşen insanların heyecanını da yaşadım.

Kalabalık toplantılar, uzun çalışmalar, birlikte kurulan hayaller, omuz omuza verilen mücadeleler…

Bütün bunların içinde insan ister istemez dostlukların da kalıcı olacağına inanıyor.

Oysa zaman geçiyor.

Görevler bitiyor. Makamlar değişiyor. İmkânlar azalıyor. Bir zamanlar telefonunuzun susmadığı günlerin yerini derin bir sessizlik alabiliyor.

Ve insan o sessizlikte çok önemli bir gerçeği öğreniyor:

Kalabalıkların içinde tanınmak başka, bir insanın yüreğinde yer edinmek bambaşka bir şeymiş.

Ben artık hayatımdaki insanların sayısından çok, varlıklarının samimiyetine önem veriyorum.

Bir insanın iyi günümde yanımda bulunması elbette güzel. Ama asıl kıymetli olan, zor zamanımda da aynı sıcaklıkla elimi tutabilmesi.

Çünkü alkış herkesin duyabileceği bir sestir.

Ama vefa, yalnızca yüreği olanların duyabildiği sessiz bir sestir.

Onur, Kaybetmemek Değil; Kaybederken de Kendin Kalabilmektir

Yıllarca çocuklara fizik anlattım.

Doğanın yasalarını, hareketi, kuvveti, enerjiyi, evrenin işleyişini…

Ama hayatın bana öğrettiği başka yasalar da oldu.

Örneğin her yükselenin gerçekten yücelmediğini, her düşenin küçülmediğini öğrendim.

Bazen en yüksek makamlarda oturan insanların karakter bakımından ne kadar küçük kalabildiğini, bazen hiçbir unvanı olmayan insanların nasıl büyük bir onur taşıdığını gördüm.

Şunu da öğrendim:

İnsan her mücadeleyi kazanamaz.

Her sevgi karşılık bulmaz.

Her emek hak ettiği değeri görmez.

Her doğru zamanında anlaşılmaz.

Ama bütün bunlar, insanın yanlış olduğu anlamına gelmez.

Bir öğretmenin yıllarca emek verdiği öğrencisinin onu unutması, o öğretmenin emeğini değersizleştirmez.

Bir dostun vefasızlığı, sizin dostluğunuzu anlamsız kılmaz.

Bir sevginin sona ermesi, o sevgiyi yaşarken gösterdiğiniz samimiyeti ortadan kaldırmaz.

Çünkü bir davranışın ahlaki değeri, her zaman karşılığında ne kazandığınızla ölçülemez.

Bence onur tam da burada başlıyor.

Kaybederken bile hileye başvurmamakta.

Terk edilirken bile geçmişin güzel günlerini inkâr etmemekte.

Haksızlığa uğrarken bile başkasına haksızlık yapmamaya çalışmakta.

Ve en önemlisi, kendi vicdanının karşısına çıktığında gözlerini kaçırmamakta.

Sevginin de Bir Vicdanı Olmalı

Ben sevgiyi hiçbir zaman yalnızca güzel sözlerden ibaret görmedim.

Sevgi benim için emektir.

Birinin mutluluğunu kendi mutluluğun kadar önemsemektir. Onun acısını hissetmek, zor gününde yanında durmak, gerektiğinde kendi rahatından vazgeçebilmektir.

Ama yıllar bana sevginin başka bir gerçeğini de öğretti.

Sevgi yalnızca vermek değildir; verilenin kıymetini bilebilmektir de.

Çünkü sürekli bir kişinin fedakârlık yaptığı, diğerinin yalnızca aldığı bir ilişkide zamanla sevginin yerini yorgunluk alır.

İnsan sevilmek ister.

Anlaşılmak ister.

Bazen hiçbir şey söylemeden yalnızca gözlerinin içine bakılmasını, “Ben senin ne kadar yorulduğunu görüyorum” denilmesini ister.

Belki de insanın en büyük yalnızlığı, çevresinde kimsenin bulunmaması değildir.

İnsanın en büyük yalnızlığı, bütün kalbiyle yanında olduğu insanların arasında kendisini anlaşılmamış hissetmesidir.

Yine de sevdiğim için pişman olmak istemiyorum.

Çünkü bir insanı gerçekten sevmiş olmak, o sevginin nasıl sonuçlandığından bağımsız olarak, benim hayatımın bir gerçeğidir.

Geçmişi değiştiremem.

Ama geçmişteki samimiyetimi de kimsenin bugünkü davranışlarına teslim etmem.

Hayat, Biz Seninle Pazarlık Yapmadık

Ey hayat!

Biz senden kusursuz bir yol istemedik.

Yürüdüğümüz yollarda taşlar olacağını biliyorduk. Bazen düşeceğimizi, bazen yorulacağımızı, bazen de en güvendiğimiz insanların bizi yalnız bırakacağını zamanla öğrendik.

Ama senden bir şey istedik:

Yaşadıklarımızın bizi kendimize yabancılaştırmamasını.

Biz seninle pazarlık yapmadık hayat.

Biraz mutluluk karşılığında vicdanımızı, biraz güç karşılığında ilkelerimizi, biraz sevgi karşılığında kişiliğimizi satmadık.

Birilerinin gözüne girmek için düşüncelerimizi değiştirmedik.

Birilerinin yanında kalabilmek için kendi değerimizi küçültmek istemedik.

Elbette hatalarımız oldu.

Yanlış kararlar verdik. Kimi zaman öfkemize yenildik. Kimi zaman söylemememiz gereken sözler söyledik. Kimi zaman da susmamız gereken yerde konuşarak kendimizi daha fazla yorduk.

Çünkü biz de insanız.

Kusursuz olduğumuzu hiçbir zaman iddia etmedik.

Ama bilerek başka biri gibi görünmeye çalışmadık.

Hatalarımızla yüzleşmeye çalıştık. Yanıldığımızda yeniden düşünmeyi, kırdığımızda özür dilemeyi, düştüğümüzde ayağa kalkmayı öğrendik.

Ve hiçbir zaman kendimize şu yalanı söylemek istemedik:

“Ben hiç yanlış yapmadım.”

Çünkü insanın kendi gerçeğine sadık kalması, hatasız olması değil; hatalarını bile dürüstçe sahiplenebilmesidir.

Ömrün Sonbaharında Anladığım Şey

İnsan gençken hayatı kazanılacak bir yarış sanıyor.

Daha çok başarmak, daha çok üretmek, daha çok insana ulaşmak, daha büyük hayaller kurmak istiyor.

Ben de öyle yaşadım.

Çalıştım, mücadele ettim, inandığım işlere emek verdim. Kimi zaman kendi ihtiyaçlarımı erteledim. Başkalarının geleceğini düşünürken kendi yorgunluğumu görmezden geldiğim zamanlar oldu.

Şimdi geriye dönüp baktığımda hayatın yalnızca başarılarla ölçülemeyecek kadar derin olduğunu anlıyorum.

Bir insanın huzurla uyuyabilmesi de büyük bir başarıymış.

Sabah aynaya baktığında kendinden utanmaması da…

Bir çocuğun gözlerindeki güveni koruyabilmesi, bir dostun zor gününde yanında bulunabilmesi, sevdiği bir insana bütün kırgınlığına rağmen kötülük dilemeyi reddedebilmesi de…

Artık hayatın bana ne kadar zaman vereceğini bilmiyorum.

Ama kalan zamanımın nasıl bir insan olarak geçmesini istediğimi biliyorum.

Daha az kırgınlık, daha çok huzur…

Daha az gösteriş, daha çok samimiyet…

Daha az kalabalık, daha çok gerçek dostluk…

Ve her şeyden önemlisi, kendime olan saygımı koruyabildiğim bir yaşam.

Çünkü ömrün sonunda insanın yanında götürebileceği ne makamı vardır ne serveti ne de alkışları.

Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğu kalır.

Son Söz: Ey Hayat, Biz Sana Hiç Yalan Söylemedik!

Şimdi dönüp sana bakıyorum hayat.

Bana verdiklerine de aldıklarına da…

Karşıma çıkardığın güzel insanlara da içimde derin izler bırakan hayal kırıklıklarına da…

Yaşadığım sevinçlere de gecenin sessizliğinde kimseye anlatamadığım hüzünlere de…

Hepsi benim hikâyem.

Hiçbirini yaşanmamış sayamam.

Ama hiçbirinin beni bütünüyle tanımlamasına da izin vermem.

Çünkü ben yalnızca kazandıklarımdan ibaret değilim.

Kaybettiklerimle de benim.

Kırgınlıklarımla, umutlarımla, yanlışlarımla, doğrularımla, sevgimle, inadımla ve bütün bunların ortasında korumaya çalıştığım vicdanımla benim.

Ey hayat!

Biz sana hiç yalan söylemedik.

Ne özümüzde ne sözümüzde…

Yüreğimiz neyse dilimiz o oldu. İçimizde başka, yüzümüzde başka bir insan taşımadık.

Sevdik, karşılık bulamadığımız zamanlar oldu.

Güvendik, yanıldığımız zamanlar oldu.

Emek verdik, unutulduğumuz zamanlar oldu.

Kırıldık, eksildik, yenildik belki…

Ama eğilmedik kendi gerçeğimizde.

Şimdi senden ne geçmişi geri getirmeni istiyorum ne de kaybettiklerimin hesabını.

Yalnızca kalan günlerimde biraz huzur, biraz sevgi, biraz da hak edilmiş mutluluk istiyorum.

Ve bir gün bu uzun yolculuğun son durağına geldiğimde, arkamda ne kadar insan kaldığından çok, nasıl bir insan bıraktığıma bakılmasını diliyorum.

Çünkü benim için hayatın en büyük zaferi, herkesi yenmek değil; bütün yenilgilerine rağmen kendi insanlığını koruyabilmektir.

Ey hayat!

Sen bizi bin kez sınadın, biz bin kez yeniden ayağa kalktık.

Sen önümüze bin türlü yol çıkardın, biz vicdanımızın gösterdiği yoldan ayrılmamaya çalıştık.

Sen bizden çok şey aldın ama bir şeyi alamadın: Kendimiz olma cesaretimizi.

Ve artık biliyorum…

İnsan bazen hayata yenilir ama kendi vicdanına yenilmezse, aslında kaybetmiş sayılmaz.

Biz senden her istediğimizi alamadık hayat…

Ama sen de bizi kendimizden vazgeçiremedin!

İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar

Bu yazı sizde nasıl bir iz bıraktı?

ilker Taşyürek

Eğitimci / Yazar

Yazarın tüm yazıları →

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mersin DergisiUygulama gibi kullanmak için ana ekrana ekleyin.