← Mersin Dergisi
ilker Taşyürek

İnsan En Çok Kendine Geç Kalıyor

ilker Taşyürek
📅 18 Ağustos 2026 21
PaylaşWhatsAppFacebookXTelegram

İnsan En Çok Kendine Geç Kalıyor

İnsan bazen bir ömrü yaşadığını sanıyor.

Sabah kalkıyor, işe gidiyor, çocuklarını büyütüyor, evinin sorumluluğunu taşıyor, dostlarının derdine koşuyor, öğrencilerinin geleceği için kaygılanıyor, memleket meselelerine kafa yoruyor, insanlara yol göstermeye çalışıyor. Bir bakıyorsunuz yıllar geçmiş; saçlarınıza aklar düşmüş, yüzünüzdeki çizgiler çoğalmış, çocuklar büyümüş, bazı dostlar uzaklaşmış, bazı insanlar hayatınızdan sessizce çıkmış.

Sonra bir gün hayat sizi durduruyor.

Öyle büyük bir gürültüyle de değil…

Bazen sessiz bir evde, bazen gece yarısı, bazen denize bakarken, bazen eski bir fotoğrafa rastladığınızda.

Ve içinizden küçücük ama ağır bir soru yükseliyor:

“Peki ben ne zaman yaşadım?”

İşte insan o gün anlıyor:

İnsan en çok başkalarına değil, kendine geç kalıyor.

Hep Bir Şeyleri Yetiştirmeye Çalıştım

Hayatım boyunca yetişmeye çalıştım.

Önce aileme…

Sonra öğrencilerime…

Sonra çocuklarıma…

Sonra kurduğum işlere, sorumluluklarıma, mücadelelerime, dost bildiklerime, inandığım değerlere…

Öğretmen oldum. Yıllarca genç insanların gözlerinin içine baktım. Onlara fiziğin yasalarını anlatırken aslında hayatın yasalarını da öğretmeye çalıştım.

“Düşünün.”

“Sorgulayın.”

“Boyun eğmeyin.”

“Bilimin ışığından ayrılmayın.”

“Kim olduğunuzu unutmayın.”

Belki yüzlerce, belki binlerce gence bunları söyledim.

Ama şimdi geriye dönüp baktığımda fark ediyorum ki, insan bazen başkalarına verdiği öğütlerin en önemli olanlarını kendisine vermeyi unutuyor.

Ben çocuklara hep kendi yollarını bulmalarını söyledim.

Ama bazen kendi yolumu erteledim.

Başkalarının mutlu olması için uğraşırken kendi mutluluğumu “sonra”ya bıraktım.

Çünkü insan, özellikle sorumluluk duygusu yüksekse, kendisini hep listenin en sonuna yazıyor.

Önce çocuklar…

Önce aile…

Önce okul…

Önce iş…

Önce mücadele…

Önce memleket…

Sonra ben…

Fakat hayatın acımasız bir gerçeği var:

O “sonra” bazen hiç gelmiyor.

Bir Baba Olarak En Büyük Yanılgım

Bir baba olduğunuzda hayatınız artık yalnız size ait olmuyor.

Çocuklarınız doğduğunda sanki kalbinizin bir parçasını bedeninizden çıkarıp onların içine koyuyorlar.

Onlar güldüğünde gülüyorsunuz.

Onlar üzülünce siz daha fazla üzülüyorsunuz.

Hasta olduklarında keşke onların yerine siz hasta olabilseniz diyorsunuz.

Büyüdüklerinde bile gözünüzde hâlâ ilk kez elinizden tuttuğu günkü küçük çocuk olarak kalıyorlar.

Ben de kızlarım için hep güçlü görünmeye çalıştım.

Bir baba düşmemeliydi.

Bir baba yorulmamalıydı.

Bir baba korkmamalıydı.

Bir baba ne olursa olsun ayakta kalmalıydı.

Öyle öğrendik biz.

Belki babalarımızdan…

Belki hayatın kendisinden…

Fakat bugün düşünüyorum da çocuklarımızın güçlü babalara ihtiyacı olduğu kadar mutlu babalara da ihtiyacı varmış.

Biz bunu pek öğrenemedik.

Çocuklarımız için yaşamayı öğrendik ama onlara, insanın kendi mutluluğuna sahip çıkmasının da bir yaşam dersi olduğunu göstermeyi çoğu zaman unuttuk.

Belki de çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras mal, mülk, para ya da başarı değildir.

Belki en büyük miras şudur:

“Babanız hayatın bütün acılarına rağmen yaşamaktan vazgeçmedi.”

Bazı Evler Sessizce Dağılır

İnsan gençken bazı şeylerin sonsuza kadar süreceğine inanıyor.

Evlilikler…

Dostluklar…

Arkadaşlıklar…

Ortaklıklar…

Hayaller…

Aynı masada yaşlanacağınızı düşündüğünüz insanlar oluyor.

Aynı evde geçirilen yıllar, birlikte büyütülen çocuklar, alınan kararlar, kurulan hayaller…

Ve insan bütün bunların bir gün dağılabileceğini düşünmüyor.

Ama hayat bazen yıllarca ördüğünüz bir duvarı tek bir gecede yıkabiliyor.

Sonra dönüp o enkaza bakıyorsunuz.

“Bunca yıl nereye gitti?” diye soruyorsunuz.

Cevap bulamıyorsunuz.

Çünkü bazı soruların cevabı yoktur.

Bazı ayrılıklar haklı-haksız meselesi değildir.

Bazı vedalar yalnızca iki insanın hayatlarının artık aynı yöne gitmediğinin kabulüdür.

Ama kabul etmek kolay değildir.

İnsan bazen bir insanı değil, onunla birlikte hayal ettiği geleceği kaybeder.

Asıl acı da oradadır.

Bir insan gider.

Ama onunla birlikte yaşlanacağınız ev de gider.

Birlikte içeceğiniz kahveler gider.

Bir gün torunlarınızla oturacağınızı düşündüğünüz masa gider.

Hayatınızın zihninizde yazılmış gelecek bölümleri birer birer silinir.

Ve insan ilk kez boş bir sayfanın önünde kalır.

En Büyük Acılar Sessizdir

Hayat bana şunu öğretti:

Gerçek acılar bağırmaz.

İnsanların gördüğü acılar çoğu zaman küçük olanlardır.

Asıl büyük acıları insan kendi içinde taşır.

Bir gece yatağınıza uzanırsınız.

Kimsenin haberi yoktur.

Tavanı izlersiniz.

Uyuyamazsınız.

Geçmişte söylediğiniz bir cümleyi düşünürsünüz.

Söylemediğiniz başka bir cümleyi…

Keşke dediğiniz şeyleri…

İyi ki dediğiniz insanları…

Sonra sabah olur.

Yüzünüzü yıkarsınız.

Aynaya bakarsınız.

Ve dışarı çıkarsınız.

İnsanlar sizi görür:

“Ne kadar güçlü.”

derler.

Oysa bazen güçlü olmak bir tercih değildir.

Başka seçeneğiniz olmadığı için güçlü kalırsınız.

Hayatım boyunca çok insan tanıdım.

Yanımda duranlar oldu.

Yanımdaymış gibi görünenler oldu.

Güvendiklerim oldu.

Hayal kırıklığına uğradıklarım oldu.

Ve zaman bana çok acı bir şey öğretti:

İnsanları kaybetmekten korkmamalıymışız.

Kendimizi kaybetmekten korkmalıymışız.

Aynadaki Adam

Bir sabah aynaya baktığınızda kendinizle karşılaşırsınız.

Gerçek anlamda.

Oradaki adam artık genç değildir.

Ama bitmiş de değildir.

Yorulmuştur.

Fakat hâlâ gözlerinin içinde bir şey vardır.

Hayat…

İşte ben bugün aynaya baktığımda o adama şunu söylemek istiyorum:

“Sen elinden geleni yaptın.”

Her şeyi doğru yapmadın.

Hataların oldu.

Yanlış insanlara güvendin.

Bazen gereğinden fazla sustun.

Bazen çok fazla fedakârlık yaptın.

Bazen gitmen gereken yerde kaldın.

Bazen kalman gereken yerde gittin.

Bazen insanların değişeceğine inandın.

Bazen insanların seni sen olduğun için seveceklerini düşündün.

Ama bütün bunlar seni kötü bir insan yapmadı.

Sadece insan yaptı.

Çünkü yaşamak biraz da yanılmaktır.

İnsan ancak düştüğü yerlerden kendisini öğreniyor.

Şimdi Kendime Yetişmeye Çalışıyorum

Bugün hayatımın başka bir dönemindeyim.

Artık önümdeki yıllara geçmişte baktığım gibi bakmıyorum.

Bir zamanlar insan zamanı sonsuz sanıyor.

“Seneye yaparım.”

“Bir gün giderim.”

“Bir gün severim.”

“Bir gün dinlenirim.”

“Bir gün kendime zaman ayırırım.”

Hayır.

O gün bugün.

Çünkü insan belli bir yaştan sonra şunu öğreniyor:

Hayat ertelenebilecek kadar uzun değil.

Şimdi güzel bir sabah gördüğümde durup bakmak istiyorum.

Denizin kenarında oturduğumda acele etmeden dalgaların sesini dinlemek istiyorum.

Sevdiğim insanlara onları sevdiğimi söylemek istiyorum.

Kızlarımı gördüğümde onlara daha uzun sarılmak istiyorum.

Annemin, babamın yanında oturduğumda zamanın geçmesini istemiyorum.

Dost bildiğim insanların kıymetini bilmek istiyorum.

Ve artık beni mutsuz eden hiçbir şeyin karşısında yalnız “idare etmek” istemiyorum.

Çünkü öğrendim:

İdare ede ede bir ömür geçiyor.

Aşkın da Başka Bir Anlamı Var Artık

Gençken aşkı başka türlü anlıyoruz.

Kalbin hızlı atması sanıyoruz.

Heyecan sanıyoruz.

Özlemek sanıyoruz.

Oysa yıllar geçince insan gerçek aşkın biraz da huzur olduğunu anlıyor.

Yanında rol yapmak zorunda olmadığın biri…

Sessizliğinden rahatsız olmayan…

Seni değiştirmeye çalışmayan…

Yorgun olduğunda omzunu verebilen…

Başarına kıskançlıkla değil gururla bakabilen…

Ve en önemlisi, yanında kendin olabildiğin biri.

Artık hayatımda böyle bir sevginin mümkün olduğuna inanmak istiyorum.

Belki vardır.

Belki henüz karşılaşmadık.

Belki hayatımızın bir yerinde birbirimize doğru yürüyoruz.

Bilmiyorum.

Ama şunu biliyorum:

İnsan kaç yaşında olursa olsun sevmek için geç değildir.

Mutlu olmak için geç değildir.

Yeniden başlamak için geç değildir.

Çünkü kalbin takvimi yoktur.

Geç Kaldım Ama Vazgeçmedim

Evet…

Belki bazı şeylere geç kaldım.

Kendimi dinlemeye…

Kendi mutluluğumu önemsemeye…

Bazı insanlardan zamanında uzaklaşmaya…

Bazı hayallerimin peşinden gitmeye…

Belki çok uzun süre “önce herkes” dedim.

Ama artık şunu biliyorum:

Geç kalmak, hiç ulaşamayacağınız anlamına gelmez.

Bir tren kaçabilir.

Başka bir tren gelir.

Bir kapı kapanabilir.

Başka bir kapı açılır.

Bir insan gider.

Hayat bitmez.

Bir hayal yıkılır.

İnsan yeni bir hayal kurar.

Çünkü hayatın en güzel tarafı budur:

İnsan yeniden başlayabilir.

Kaç yaşında olursa olsun.

Kaç kere düşmüş olursa olsun.

Ne kadar kırılmış olursa olsun.

Bir Gün Çocuklarım Bu Yazıyı Okursa

Belki bir gün kızlarım bu satırları okuyacak.

O zaman onlara söylemek istediğim bir şey var.

Babanız her zaman güçlü değildi kızlarım.

Bazen çok yoruldu.

Bazen geceleri yalnız kaldığında ağladı.

Bazen ne yapacağını bilemedi.

Bazen hayatın yükü ağır geldi.

Ama sizi düşündü.

Ve yeniden ayağa kalktı.

Çünkü sizin varlığınız ona hep hayatın devam ettiğini hatırlattı.

Ama siz benim yaptığım hatayı yapmayın.

Herkesi mutlu etmeye çalışırken kendinizi unutmayın.

Sevin.

Çok sevin.

İnsanlara güvenin.

Ama kendinize daha çok güvenin.

Fedakâr olun.

Ama kendinizi feda etmeyin.

Bir insan sizi gerçekten seviyorsa, sizden kendinizden vazgeçmenizi istemez.

Bir gün hayat sizi kırarsa da korkmayın.

İnsan kırıldığı yerden de yeniden büyüyebiliyor.

Ve Şimdi…

Bugün geçmişime kızgın değilim.

Çünkü beni bugünkü adam yapan şey yalnız başarılarım değil.

Kaybettiklerim de beni ben yaptı.

Hayal kırıklıklarım…

Yanlış kararlarım…

Vedalarım…

Gözyaşlarım…

Ve yeniden ayağa kalktığım sabahlar…

Hepsi benim.

Şimdi önümde kaç yıl olduğunu bilmiyorum.

Kimse bilmiyor.

Ama bildiğim bir şey var:

Kalan yıllarımı yalnızca geçirmek istemiyorum.

Yaşamak istiyorum.

Sevmek istiyorum.

Sevilmek istiyorum.

Üretmek istiyorum.

Öğrenmek istiyorum.

Denize bakmak istiyorum.

Çocuklarımın mutluluğunu görmek istiyorum.

Annemin, babamın elini daha çok tutmak istiyorum.

Yeni insanlar tanımak…

Yeni şeyler öğrenmek…

Yeni hikâyeler yazmak istiyorum.

Ve bir gün hayatın sonuna geldiğimde kendime şunu söylemek istiyorum:

“İlker, belki kendine biraz geç kaldın…

Ama sonunda yetiştin.”

Çünkü insan için en büyük yenilgi geç kalmak değildir.

En büyük yenilgi, geç kaldığını fark ettiği hâlde hâlâ yola çıkmamaktır.

Ben yola çıktım.

Geçmişimi sırtımda taşımıyorum artık.

Onu yanıma aldım.

Çünkü geçmişim yüküm değil, öğretmenim.

Ve şimdi yüzümü geleceğe dönüyorum.

Belki önümde hayatımın en güzel yılları vardır.

Kim bilir?

Belki bugüne kadar yaşadıklarım yalnızca beni o yıllara hazırlamak içindi.

Artık korkmuyorum.

Çünkü öğrendim:

Hayat bazen insanın elinden çok şey alır.
Ama insan umudunu kendi elleriyle bırakmadıkça, hayatın söyleyecek son sözü yoktur.

Ve ben…

Bunca yıldan sonra ilk kez kendime bir söz veriyorum:

Bir daha kendime geç kalmayacağım.

İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar