Bir Pazar Günü Heybeme Koyduklarım

Bir Pazar Günü Heybeme Koyduklarım
Bir pazar günü bisikletimle Mezitli sahiline inip turlamaya başladım. Nereye kadar gideceğimi düşünmemiştim. Biraz hareket eder, deniz havası alır, kafamı dağıtırım diyordum. Günlerdir zihnimde dönüp duran işlerden, hesaplardan, yetişmesi gereken şeylerden birkaç saatliğine uzaklaşmak iyi gelecekti.
Pedal çevirdikçe açıldım. Yüzüme vuran rüzgâr, yanımdan geçip giden ağaçlar, denizin arada göz kırpan maviliği… Sahilde yürüyenler, çocuklarının hızına ayak uydurmaya çalışan aileler vardı. Yanlarından geçerken konuşmalarından birkaç kelime duyuyor, sonra kendi yoluma devam ediyordum. O gün acelem yoktu. Bir yere geç kalmamak için saate bakmıyordum. Bunu fark etmek bile rahatlattı beni.
Viranşehir’e, derenin denize kavuştuğu yere geldiğimde yavaşladım. Kıyıda balık tutan insanları görünce bisikletimi durdurdum.
Derenin suyu denize karışıyor, küçük dalgalar kıyıya vurup çekiliyordu. Su çekilirken taşların arasından gelen o sesi bir süre dinledim. Açıkta beyaz bir yelkenli vardı. Öyle yavaş ilerliyordu ki insan bakarken kendi telaşından utanıyordu.
Balıkçılardan biri misinasıyla uğraşıyor, diğeri oltasını suyun üzerinde tutmuş bekliyordu. Yanlarında kovaları, biraz ötede bisikletleri duruyordu. Gözüm ister istemez oltaların ucuna takıldı. Sanki biri balık çekse ben de sevinecektim.
İnsan bazen hiç tanımadığı birinin bekleyişine böyle ortak oluyor işte.
Biraz ileride çocuklarıyla zaman geçiren aileler vardı. Kimi yürüyordu, kimi oturmuş güneşin tadını çıkarıyordu. Birbirine seslenenler, konuşanlar, hiçbir şey söylemeden denize bakanlar… Gün akşama dönerken sahilde tatlı bir hareketlilik vardı. Kimsenin hemen eve gitmek istemediğini düşündüm. Belki ben kalmak istediğim için öyle geliyordu.
Güneş alçaldıkça gölgeler uzuyordu. Palmiyelerin yaprakları rüzgârda kıpırdıyor, karşıda bayrağımız dalgalanıyordu. Telefonumu çıkarıp birkaç fotoğraf çektim. Sonra yeniden baktım. Fotoğrafta her şey yerindeydi ama o anın bir yanı eksikti. Yüzüme değen hava yoktu mesela. Suyun sesi, çocukların konuşmaları yoktu. Orada dururken hissettiğim şey ekrana sığmıyordu.
Gözüm yeniden yelkenliye gitti.
Acaba benimle aynı yöne bakan insanlar ne düşünüyordu?
Biri o yelkenliye bakıp gitmek istiyor olabilirdi. Bir başkası, yıllar önce yanında oturan birini hatırlıyordu belki. Çocuğuyla gelen birininse yelkenliden haberi bile yoktu; bütün dikkati çocuğundaydı.
Kıyıdaki insanların hayatlarına dair hiçbir şey bilmiyordum. Kimin ne derdi vardı, kim mutlu bir gün geçiriyordu, kim yalnız kalmak için gelmişti… Dışarıdan bakınca hepsi aynı pazar manzarasının içindeydi. İçlerinde olup bitenlerse kendilerinde saklıydı.
Bir resim sergisini düşündüm.
Kocaman bir tablonun önünde durursunuz. Yanınızdaki insan resimdeki yola bakarken sizin gözünüz bir eve takılır. Onun aklına yolculuk gelir, sizin aklınıza çocukluğunuz. Bir pencere, bir ağaç, kapının önündeki gölge… Ressamın belki üzerinde pek durmadığı bir ayrıntı, sizin için resmin en önemli yeri oluverir.
Çünkü orada size ait bir şey vardır.
O gün sahilde de herkes kendi hayatından bir parçayı görüyordu belki. Özleyen başka türlü bakıyordu, bekleyen başka türlü. Huzurlu olan denizin rengini fark ediyordu; içi sıkılan, ufkun ne kadar uzak olduğunu…
Sonra etrafıma bir kez daha baktım. Biz bir tablonun karşısında durmuyorduk ki. İçindeydik.
Oltasını atan insan da, kıyıda oynayan çocuk da, bisikletinin yanında duran ben de o büyük manzaraya dahildik. Ben başkalarını seyrederken belki biri de bana bakıyordu. Benim bilmediğim bir hayatın içinde, kısa bir anlığına yer ediyordum.
Birbirimizin adını bilmeden aynı akşamüstünü paylaşıyorduk.
Bisikletime yöneldiğimde ayrılmak zor geldi. Biraz daha durabilirdim aslında. Ama bir süre sonra herkes gidecekti. Oltalar toplanacak, bisikletlere binilecek, çocuklar eve çağrılacaktı. Deniz burada kalacak, biz evlerimize dönecektik.
Peki, yanımızda ne götürecektik?
Birinin kovasında birkaç balık olacaktı. Bir çocuk, ailesiyle geçirdiği güzel bir günü götürecekti. Belki o günü yıllar sonra hatırlayacak; o zaman sıradan sandığı saatleri özleyecekti. Bir başkası da hiçbir şey tutamadan, ama güzelce dinlenmiş olarak dönecekti evine.
Ben heybeme ne koymuştum?
Denizin sesini koymuştum. Güneşin sıcaklığını, tanımadığım insanlara duyduğum yakınlığı… Biraz da anlayış koymuştum sanırım. Hayatını bilmediğim bir insanı, yalnızca gördüğüm hâliyle değerlendirmemem gerektiğini bir kez daha hatırlamıştım.
Bunları eve kadar taşıyabilmek istedim.
Çünkü insanın güzel bir yerde birkaç saat geçirmesi yetmiyor. Orada bulduğu huzur, eve girdiğinde ilk sözüne de değmeli. Birini dinlerken sabrını artırmalı. Kendine biraz daha insaflı davranmasını sağlamalı.
Pedala bastım. Dönüş yolunda deniz yine yanımdaydı. Gelirken kafamı dağıtmak istiyordum; dönerken bazı düşüncelerimi korumaya çalışıyordum.
O pazar gününden geriye fotoğraflar kalacaktı elbette. Ama benim asıl saklamak istediğim, kıyıda dururken içimde yumuşayan yerdi.
Baktığımız tablo önemliydi. Daha önemlisi, oradan ayrılırken heybemize ne koyduğumuz, kapımızı açıp evimize ne götürdüğümüzdü. O gün payıma düşen biraz huzur, biraz anlayış olmuştu. Bunları sevdiklerime de hissettirebilirsem, o pazar turu eve vardığımda bitmeyecekti.
Belki insanın ömründen geriye kalan da böyle bir şeydi. Birlikte geçirdiğimiz bir gün, sesimizin tonu, birinin yanında duyduğu rahatlık…
Bir gün ben de birinin hatırasında kaldığımda, beni düşündüğü yerde içi biraz ferahlasın isterim. Tıpkı o pazar günü denize bakarken benim içimin ferahladığı gibi.
İlker Taşyürek
Eğitimci, Yazar
1 Kasım 2026










