← Mersin Dergisi
ilker Taşyürek

Sırtından Vurulmak

ilker Taşyürek
📅 09 Ağustos 2026 148
PaylaşWhatsAppFacebookXTelegram

Sırtından Vurulmak

İnsan, en çok düşmanından değil, dost bildiğinden yara alıyor.

Çünkü düşmanına zaten sırtını dönmüyorsun. Ondan gelebilecek kötülüğü hesaba katıyor, mesafeni ona göre ayarlıyorsun. Seni incitebileceğini biliyorsun.

Ama dost dediğin öyle değil.

Ona sırtını dönüyorsun.

Çünkü güveniyorsun.

İşte sırtından vurulmak tam da burada başlıyor.

Hayatım boyunca en çok önem verdiğim değerlerden biri güven oldu. İnsan ilişkilerinin temelinde güven olmadığı zaman ne dostluğun, ne sevginin, ne ortaklığın, ne de yol arkadaşlığının gerçek anlamda var olabileceğine inandım.

Bir insana güvenmişsem yarım güvenmedim.

Kapımı açmışsam sonuna kadar açtım.

Soframa oturttuysam ekmeğimi bölüştüm.

Derdimi anlattıysam, onun da derdini kendi derdim bildim.

Birlikte yola çıkmışsak yalnız güzel günlerde değil, zor zamanlarında da yanında durmaya çalıştım.

Belki de yanıldığım yer tam olarak burasıydı:

Ben, karşımdaki insanın da benim gibi düşündüğünü sandım.

İnsan Başkasını Biraz da Kendisi Gibi Sanıyor

Sanırım insan ilişkilerindeki en büyük yanılgılarımızdan biri bu.

Biz yapmayacağımız bir şeyi başkasının da yapmayacağını düşünüyoruz.

“Ben onun arkasından konuşmazdım, o da benim arkamdan konuşmaz.”

“Ben zor gününde onu bırakmazdım, o da beni bırakmaz.”

“Ben bana emanet edilen bir sırrı taşımasını bilirdim, o da bilir.”

“Ben onun ekmeğini yediysem ona ihanet etmezdim, o da etmez.”

Ne büyük yanılgı…

Çünkü insanları kendi vicdanımızın terazisinde tartıyoruz.

Oysa herkesin terazisi aynı değil.

Herkesin dostluk anlayışı aynı değil.

Herkes için sadakat aynı anlama gelmiyor.

Ve en önemlisi, herkesin vicdanı bizim vicdanımızla aynı yerden konuşmuyor.

Bunu öğrenmek insanın yıllarını alıyor.

Bıçak Düşmanın Elindeyse Korkarsın, Dostunun Elindeyse Yaralanırsın

Bir düşmanın sana kötülük yapması şaşırtmaz.

Ama aynı sofrada oturduğun, kahveni içtiğin, derdini paylaştığın, belki en zor gününde yanında olduğun bir insanın sana ihanet etmesi başka bir şeydir.

Çünkü ihanetin acısı yapılan kötülükten değil, kötülüğü yapan kişinin kim olduğundan gelir.

Seni hiç tanımayan birinin söylediği söz geçer gider.

Ama seni çok iyi tanıyan birinin arkandan söylediği bir söz insanın içine oturur.

Çünkü o insan senin zayıf yanlarını bilir.

Hangi cümlenin seni yaralayacağını bilir.

Nereden vurursa canının acıyacağını bilir.

Ve bütün bunları bildiği hâlde vuruyorsa, artık mesele bir hata değildir.

Mesele vicdandır.

İşte o zaman insan kendi kendine soruyor:

“Ben bu insanda neyi göremedim?”

İhanetten Sonra İnsan Önce Kendini Sorguluyor

Gariptir…

İhanete uğradığınızda önce karşınızdakine kızıyorsunuz.

Sonra zaman geçiyor ve bu kez kendinize kızmaya başlıyorsunuz.

“Ben nasıl anlamadım?”

“Nasıl bu kadar güvendim?”

“Nasıl özelimi anlattım?”

“Nasıl sırtımı dönebildim?”

Sonra daha ağır bir soru geliyor:

“Ben bu insanı neden kendim gibi sandım?”

Belki de asıl kırılma orada yaşanıyor.

Çünkü ihanet yalnızca bir insanı hayatınızdan çıkarmıyor. İnsanlara bakışınızdan da bir parçayı alıp götürüyor.

Eskiden kolayca açtığınız kapıları artık kontrollü açıyorsunuz.

Eskiden tereddüt etmeden anlattığınız şeyleri içinizde tutuyorsunuz.

Eskiden “Dostumdur.” dediğiniz yerde artık “Zaman gösterecek.” diyorsunuz.

İnsan böyle değişiyor.

Bir gecede değil…

Her hayal kırıklığında biraz daha.

Arkandan Konuşanın Değil, Yüzüne Bakabilenin Değeri Vardır

Hayat bana şunu da öğretti:

Bir insanın gerçek karakterini sizin yanınızdayken söylediklerinden çok, siz yokken söyledikleri gösteriyor.

Yüzünüze herkes güzel konuşabilir.

Herkes elinizi sıkabilir.

Herkes gülümseyebilir.

Herkes “Yanındayım.” diyebilir.

Asıl mesele siz odadan çıktıktan sonra başlıyor.

Çünkü karakter, insanın kendisini savunamayacağı yerde onun hakkında nasıl konuştuğunuzdur.

Dostluk da biraz budur.

Dost, sizin yanlışınızı yüzünüze söyleyebilen ama başkalarının karşısında sizi küçük düşürmeyendir.

Dost, kızdığında bile mahremiyetinizi koruyandır.

Dost, yollarınız ayrılsa bile bir zamanlar paylaştığınız ekmeğin hatırını bilendir.

Çünkü bazı ilişkiler biter.

Dostluklar bitebilir.

Ortaklıklar sona erebilir.

Sevgiler tükenebilir.

İnsanlar farklı yollara gidebilir.

Ama insanlık bitmek zorunda değildir.

Aynı Sofraya Oturmak Dost Olmaya Yetmiyor

Eskiden aynı sofraya oturmanın, aynı yolu yürümenin, uzun yıllar tanışıyor olmanın insanları birbirine bağladığını düşünürdüm.

Artık biliyorum ki süre, ilişkinin kalitesinin ölçüsü değilmiş.

Bir insanı otuz yıl tanırsınız, bir gün gelir hiç tanımadığınızı anlarsınız.

Bir başkasını kısa süre tanırsınız, en zor gününüzde yanınızda bulursunuz.

Demek ki mesele kaç yıl tanıdığımız değilmiş.

Hangi günümüzde yanımızda olduklarıymış.

Çünkü iyi gün kalabalıktır.

Başarı kalabalıktır.

Güç kalabalıktır.

Makam kalabalıktır.

Sofra doluyken sandalye bulmak isteyen çok olur.

Ama hayat masayı dağıttığında…

Işıklar söndüğünde…

Gücünüz azaldığında…

Bir şeyler ters gittiğinde…

İşte o zaman sandalyelerde kimlerin kaldığına bakmak gerekir.

Hayatın gerçek misafir listesi orada ortaya çıkar.

En Büyük Hayal Kırıklığı Kötülük Değil, Vefasızlıktır

Kötülüğün birçok biçimi var.

Ama sanırım insanın içine en ağır oturanı vefasızlık.

Çünkü vefasızlık geçmişi inkâr etmektir.

Birlikte yenilen ekmeği unutmak…

Bir zamanlar yapılan iyiliği yok saymak…

Zor zamanda uzatılmış eli hatırlamamak…

İhtiyacı olduğunda yanında duran insanı, işi bittiğinde yabancılaştırmak…

Bunların her biri insanın karakterinden bir şey anlatıyor.

Hayatım boyunca yaptığım iyiliklerin karşılığını beklemedim.

Çünkü karşılık beklenerek yapılan iyiliğin adı zaten iyilik değildir.

Ama insan en azından kötülük beklemiyor.

Sanırım insanın canını acıtan da tam olarak bu.

“Bana iyilik yap.” demiyorsunuz.

Sadece:

“Sana yaptığım iyiliğe karşılık bana kötülük yapma.”

Bazen hayat, insana bunun bile fazla bir beklenti olduğunu öğretiyor.

Güven Kaybolduğunda İnsan Biraz Yalnızlaşıyor

İhanetin en kötü taraflarından biri de budur.

Sizi yalnızlaştırır.

Çünkü bir süre sonra herkese aynı soruyla bakmaya başlarsınız:

“Acaba bu da mı?”

Bu iyi bir şey değil.

Biliyorum.

Bir insanın yaptığı kötülüğün cezasını başka insanlara ödetmek doğru değil.

Ama insan kalbi matematik problemi değil ki…

“Bu kişi farklıdır.” deyip sıfırdan başlayabilesiniz.

Yaşadıklarımız bizimle geliyor.

Yaralarımız da geliyor.

Hatıralarımız da.

Birine yeniden güvenmeye çalışırken geçmişte güvenimizi kıran insanların gölgeleri bazen yanımızda yürüyor.

Bu yüzden artık güven benim için ilk anda verilen bir hediye değil.

Zaman içinde kazanılan bir hak.

Yaş Aldıkça İnsan Kalabalığı Değil, Huzuru Seçiyor

Gençken çevrenizde çok insan olsun istiyorsunuz.

Yaş aldıkça bunun ne kadar gereksiz olduğunu anlıyorsunuz.

Mesele telefon rehberinizde kaç kişinin olduğu değil.

Gece başınızı yastığa koyduğunuzda kaç kişiden kuşku duymadığınızdır.

Kalabalık olmak güçlü olmak değildir.

Bazen üç gerçek insan, üç yüz sahte tanıdıktan çok daha değerlidir.

Artık hayatımda çok insan olsun istemiyorum.

Doğru insanlar olsun istiyorum.

Ben sustuğumda suskunluğumu anlayan…

Yanlış yaptığımda yüzüme söyleyen…

Başarımdan rahatsız olmayan…

Düştüğümde sevinenlerden olmayan…

Sırrımı yük değil, emanet bilen…

Ben masada yokken de benim hakkımı koruyan insanlar…

Çünkü dostluk biraz da insanın bulunmadığı yerde sınanıyor.

Affetmek Başka, Yeniden Güvenmek Başka

Zaman içinde öğrendiğim bir başka şey de bu oldu.

İnsanı affedebilirsiniz.

Öfkenizi bırakabilirsiniz.

İçinizde kin taşımayabilirsiniz.

Hatta size kötülük yapan bir insan için bile kötü bir şey istemeyebilirsiniz.

Ama bu, ona yeniden güvenmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Affetmek insanın kendi iç huzuruyla ilgilidir.

Güven ise karşıdaki insanın karakteriyle.

Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Bazı insanları affedersiniz ama hayatınızın dışında bırakırsınız.

Onlara kızmazsınız.

Beddua etmezsiniz.

Hesap sormazsınız.

Sadece kapıyı kapatırsınız.

Ve belki olgunluk tam da burada başlar:

İntikam almadan vazgeçebilmekte.

Beni Değiştirdiler mi?

Evet.

Hayatım boyunca karşılaştığım ihanetler beni değiştirdi.

Ama beni kötü bir insana dönüştürmelerine izin vermek istemiyorum.

Hâlâ dostluğa inanıyorum.

Hâlâ iyiliğe inanıyorum.

Hâlâ insanların birbirine omuz verebileceğine inanıyorum.

Hâlâ bir insanın başka bir insanın hayatına güzellik katabileceğini düşünüyorum.

Sadece artık daha dikkatliyim.

Çünkü insanın iyi olması başka, saf olması başka.

Vicdanlı olmak başka, herkese sınırsız kredi açmak başka.

İnsanları sevmek başka, herkesi hayatının en mahrem yerine almak başka.

Bunu geç öğrendim belki.

Ama öğrendim.

Ve Artık…

Artık sırtımı herkese dönmüyorum.

Çünkü öğrendim ki insanın sırtı yalnızca arkasındaki insana güvenebildiğinde savunmasız bırakılmalı.

Bana kötülük yapanlara gelince…

Eskisi kadar kızmıyorum.

Çünkü zaman, herkesi olması gereken yere koyuyor.

İnsan bazen hayatından çıkanların ardından üzülüyor. Sonra yıllar geçiyor ve anlıyor ki bazı gidişler kayıp değilmiş.

Bazı insanlar hayatımızdan giderken aslında bize son iyiliklerini yapıyorlarmış.

Yer açıyorlarmış.

Gerçek insanlara…

Gerçek dostluklara…

Ve en önemlisi, kendi huzurumuza.

Bugün geriye dönüp baktığımda bana ihanet edenlerden çok, ihanet etmeyenleri hatırlamak istiyorum.

Ben düştüğümde elimden tutanları…

Ben yokken hakkımı savunanları…

Bir çıkarı olmadığı hâlde yanımda kalanları…

Çünkü hayatın sonunda mesele kaç kişi tanıdığımız değil; kaç insanın yanında gönül rahatlığıyla sırtımızı dönebildiğimizdir.

Ben artık bunun için dua ediyorum:

Sırtımı döndüğümde arkamda bıçak saklayanlar değil, düştüğümde beni tutacak insanlar kalsın.

Gerisi mi?

Gerisi hayatın kalabalığı…

Gelmişler, geçmişler, konuşmuşlar, susmuşlar, kırmışlar, gitmişler…

Zaman hepsini kendi sessizliğinde eritiyor.

Ve insan sonunda şunu öğreniyor:

Sırtından vurulmak can yakar; ama insanı öldüren bıçak değildir. Asıl acı, o bıçağı tutan eli bir zamanlar dost eli sanmış olmaktır.

Sonra yara kapanıyor.

İzi kalıyor elbette.

Ama o iz artık bir acının değil, bir bilginin işaretine dönüşüyor.

Ve insan yoluna devam ediyor.

Daha az insanla…

Daha çok farkındalıkla…

Daha temkinli ama hâlâ vicdanlı…

Ve bu kez sırtını başkalarına değil, önce kendi karakterine yaslayarak.

İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar