Pazarları Artık Sevmiyorum
ilker Taşyürek
Pazarları Artık Sevmiyorum
- Haftanın en çok beklenen günü hangisidir diye sorsanız, çoğu insan hiç düşünmeden “Pazar” der.
- Ben artık diyemiyorum.
- Çünkü pazar, benim için dinlenme günü olmaktan çoktan çıktı. İnsan bazen bütün hafta kaçmayı başardığı düşüncelerle pazar günü aynı masaya oturuyor. Geçmiş geliyor, karşı sandalyeye kuruluyor. Sessizlik çayı dolduruyor. Hafıza söze başlıyor.
- Ve insan kendisini dinlemek zorunda kalıyor.
Hafta içi benim için hayat çok daha hızlı akar.
Sabah erkenden okula giderim. Öğrenciler henüz gelmemiştir. Öğretmenlerin ayak sesleri koridorlarda duyulmaya başlamamıştır. Sınıflar sessiz, sıralar düzenli, tahtalar temizdir.
İşte o saatleri severim.
Okulun sessizliğini dinlemeyi…
O dinginliği içimde hissetmeyi…
Birazdan çocuk sesleriyle dolacak koridorların henüz uykuda olan hâlini seyretmeyi…
O sessizliğin içinde yeni başlayacak günün ihtimallerini düşünürüm.
Bugün neyi daha iyi yapabiliriz?
Neyi değiştirebiliriz?
Bir öğrencinin hayatına nasıl daha fazla dokunabiliriz?
Bir sistemi nasıl geliştirebiliriz?
Yeni ne üretebiliriz?
Sanırım benim hayata bakışımın özeti de biraz budur.
Ben yalnızca çalışmayı seven biri değilim.
Üretmeyi seviyorum.
Bir şeyin eskisinden daha iyi hâle geldiğini görmeyi seviyorum.
Dün olmayan bir fikrin bugün hayata geçtiğini görmenin verdiği mutluluğu seviyorum.
Bir sorun karşısında “Böyle gelmiş, böyle gider.” demek bana hiçbir zaman uygun olmadı.
Ben hep “Başka türlü nasıl yapılabilir?” diye sordum.
Belki meslek hayatım boyunca beni ayakta tutan da buydu.
Bir eğitim modeli geliştirmek…
Bir kurumun işleyişine yeni bir sistem kazandırmak…
İnsanların önüne daha önce düşünülmemiş bir fikir koymak…
Toplumsal bir sorunun çözümüne küçük de olsa katkı sunmak…
Bunlar benim için hiçbir zaman yalnızca iş olmadı.
Hayatın kendisiydi.
Para elbette hayatın bir gerçeğidir.
Ama insanı sabah yatağından kaldıran şey yalnızca para olursa, bir süre sonra bütün sabahlar birbirine benzer.
Benim için mesele hiçbir zaman bundan ibaret olmadı.
Ben yaptığım işe bir iz bırakmak istedim.
Bir şey benden önce nasılsa, benden sonra biraz daha iyi olsun istedim.
Mesleğimde de böyleydi.
Sivil toplumda da…
Üstlendiğim sorumluluklarda da…
Bazen bir derneğin il başkanlığı…
Bazen genel merkez yöneticiliği…
Bazen genel başkan danışmanlığı…
Bazen bölge sorumluluğu…
Bazen farklı görevler…
Makamların adı değişti ama benim içimdeki dürtü hiç değişmedi:
Bir şeyler yapmalıyız.
Daha iyisini yapmalıyız.
Çünkü insan çalışırken yorulur.
Ama üretirken genç kalır.
Beni yalnızca bu yönümle tanıyanlar belki şaşırır ama aslında ben oldukça evcimen bir insanım.
Kalabalıkları severim.
Ama en çok aile kalabalığını…
Çocuk sesini severim.
Annemin yaptığı çayın kokusunu severim.
Babamın insana güven veren o duruşunu izlemeyi severim.
Kardeşlerle aynı sofrada oturmayı severim.
Çocuklarımla zaman geçirmeyi severim.
Benim hayalim hiçbir zaman çok büyük değildi aslında.
Bir pazar sabahı…
Babamızın evinde kurulmuş uzun bir kahvaltı sofrası…
Annem…
Babam…
Çocuklarım…
Kardeşlerim…
Yeğenler…
Kimsenin saate bakmadığı birkaç saat.
Çayın sürekli tazelendiği…
Birinin çocukluk günlerinden söz ettiği…
Bir diğerinin bir şeye takılıp kahkaha attığı…
Çocukların masadan kalkıp tekrar geldiği…
Kimsenin “Benim işim var.” diye acele etmediği bir sofra…
Ben aile olmayı biraz böyle düşündüm.
Bir ritüel gibi…
Birbirimize saygımızın küçük ama anlamlı bir ifadesi gibi…
Birlikte olmanın hâlâ değerli olduğunu hatırlatan haftalık bir buluşma gibi…
Çünkü insan bazen sevdiklerine uzun uzun cümleler kurmaz.
Aynı sofraya oturması yeter.
O sofraya gelmek bile bazen,
“Sen benim için önemlisin.”
demektir.
Ama hayat her zaman insanın gönlünden geçtiği gibi yazılmıyor.
Şehirler büyüdü.
İnsanlar çoğaldı.
Evler yükseldi.
Ama garip bir biçimde birbirimize olan mesafelerimiz de arttı.
Eskiden kapıları çalınmadan girilen evler vardı.
Şimdi aynı şehirde yaşayan insanların görüşebilmesi için takvimler karşılaştırılıyor.
Eskiden aile, hayatın merkezindeydi.
Şimdi hayatın yoğunluğu içerisinde uygun bir boşluk aranıyor.
Modern dünya bize özgürlük verdi.
Bireysellik verdi.
Kendi ayaklarımız üzerinde durmayı öğretti.
Bunların hepsi kıymetli.
Ama bir yerde ölçüyü kaçırdık galiba.
Birey olmak ile yalnızlaşmayı birbirine karıştırdık.
Özgür olmak ile kimseye ihtiyaç duymamayı…
Kendi hayatımızı kurmak ile bizi biz yapan bağlardan uzaklaşmayı…
Bugün herkes biraz kendi gemisinin kaptanı.
Ama bazen insan fark ediyor ki denizin ortasında tek başına kalan geminin, kaptanı olmanın da pek büyük bir anlamı yok.
İşte pazar günleri tam burada zorlaşıyor benim için.
Hafta içi zihnim gelecekle meşgul.
Yapılacak işler vardır.
Çözülecek sorunlar vardır.
Öğrenciler vardır.
Öğretmenler vardır.
Projeler vardır.
Yeni fikirler vardır.
Bir sonraki adımı düşünürüm.
Pazar günüyse hayat yavaşlar.
Ve hayat yavaşlayınca hafıza hızlanır.
İnsan düşünmeye başlar.
Nerede yanlış yaptım?
Nerede fazla sustum?
Kime gereğinden fazla güvendim?
Hangi sözü söylemeliydim?
Hangi kapıyı daha önce kapatmalıydım?
Kimleri hayatımda gereğinden fazla tuttum?
Kimleri ihmal ettim?
Hangi kırgınlığı taşımaya hiç gerek yoktu?
Sonra insanın uğradığı haksızlıklar gelir aklına.
Verdiği emeğin görülmediği zamanlar…
İyi niyetinin yanlış anlaşıldığı günler…
Dost sandığı insanların bıraktığı izler…
Sırtından yediği hançerler…
Bazı yaralar gerçekten kapanıyor.
Ama insanın hafızası yara izi taşıyor.
Dokunduğunuzda artık kanamıyor belki.
Ama orada olduğunu biliyorsunuz.
Ben pazar günlerini biraz da bu yüzden sevmiyorum.
Çünkü bazı sessizlikler huzur vermiyor.
Bazı sessizlikler insanı kendi içine çağırıyor.
Duvarlar konuşmaz derler.
Doğrudur.
Ama yalnızlıkta insan bazen duvarlara anlatır kendisini.
Sonra yine kendisi dinler.
Yaş aldıkça şunu daha iyi anlıyor insan:
Hayatta en kıymetli şeyler büyük cümlelerin içinde değil.
Çok daha küçük ayrıntılarda saklı.
Bir annenin duasında…
Bir babanın yanında olduğunu bilmenin verdiği güven duygusunda…
Bir kardeşin sesinde…
Bir çocuğun “Baba…” diye başlayan cümlesinde…
Bir sofrada senin için ayrılmış sandalyede…
Bir telefonun öbür ucundan gelen samimi bir “Nasılsın?” sorusunda…
İnsan yıllarca başarı peşinde koşuyor.
Unvanlar kazanıyor.
İşler kuruyor.
Projeler yapıyor.
Toplantılara giriyor.
Kalabalıklara konuşuyor.
Ama sonunda dönüp baktığında hatırladığı şey çoğu zaman bir akşam yemeğinde çocuklarıyla yaptığı küçük bir sohbet oluyor.
Çünkü makamların süresi vardır.
Başarıların bile bir süre sonra yenisi gelir.
Ama insanın sevdikleriyle geçirdiği zamanın tekrarı yoktur.
Çocuklar büyür.
Anne babalar yaşlanır.
Kardeşlerin hayatı değişir.
Ve bir gün insan, yıllarca çok değerli sandığı bazı şeylerin aslında hiç de önemli olmadığını fark eder.
İşte yaş almak biraz da budur.
Önceliklerin yer değiştirmesi…
Hayatın bu döneminde artık başka şeyler istiyorum.
Daha fazla değil.
Daha gerçek.
Daha çok insan değil.
Daha samimi insanlar.
Daha kalabalık sofralar değil.
Gerçekten birbirini seven insanların oturduğu sofralar.
Daha fazla söz değil.
Daha çok anlam.
Artık bir fincan kahveyi acele etmeden içmek istiyorum.
Denizi yalnızca fotoğrafını çekmek için değil, gerçekten bakmak için seyretmek…
Bir müziği arka fonda çalsın diye değil, dinlemek için açmak…
Bir insana alışkanlıktan değil, gerçekten değer verdiğim için zaman ayırmak…
Hayatın rengini görmek…
Kokusunu duymak…
Dokunduğum şeyleri hissetmek…
Çünkü insan belli bir yaştan sonra hayatı hızlandırmak istemiyor.
Tam tersine yavaşlatmak istiyor.
Demini almış bir çay gibi…
Acele etmeden…
Sindire sindire…
Tadını çıkararak…
Belki bizim yaşlarımızda mesele artık kaç yıl yaşadığımız değildir.
Nasıl yaşadığımızdır.
Yanımızda kimlerin olduğu…
Sabah uyandığımızda ne hissettiğimiz…
Gece başımızı yastığa koyduğumuzda vicdanımızın ne söylediğidir.
Geçmişe kızgın değilim.
Çünkü geçmiş beni bugünkü insan yaptı.
Yaşanan her şey bir şey öğretti.
Kimin kalıcı olduğunu…
Kimin geçici olduğunu…
Kime güvenileceğini…
Kime yalnızca uzaktan selam verilmesi gerektiğini…
Hangi kapının açık tutulacağını…
Hangi kapının bir daha açılmamak üzere sessizce kapatılacağını…
Bazı vedalar yüksek sesle yapılmaz.
İnsan yalnızca yürümeye devam eder.
Bir süre sonra geriye baktığında fark eder ki bazı yollar zaten bitmesi gerektiği yerde bitmiştir.
Ve hayat önünde yepyeni yollar açmıştır.
Ben artık önümdeki yollara bakıyorum.
Yeni insanlar…
Yeni dostluklar…
Yeni projeler…
Yeni heyecanlar…
Belki hiç hesapta olmayan güzel karşılaşmalar…
Kim bilir?
Hayatın en güzel tarafı biraz da bilinmezliği değil midir?
Pazarları hâlâ çok sevmiyorum.
Belki bir süre daha sevmeyeceğim.
Çünkü pazar, içimdeki bütün seslerin sustuğu değil, tam tersine aynı anda konuşmaya başladığı gün.
Ama artık biliyorum:
Her pazarın ardından bir pazartesi geliyor.
Ve ben pazartesileri seviyorum.
Çünkü pazartesi demek yeniden başlamak demek.
Bir okulun kapısını erkenden açmak…
Sessiz koridorlarda birkaç dakika tek başına yürümek…
Birazdan öğrencilerin geleceğini bilmek…
Bir zilin çalacağını…
Hayatın tekrar başlayacağını…
Yeni bir şey üretme ihtimalinin hâlâ var olduğunu bilmek demek.
Belki insanı genç tutan şey de tam olarak budur.
Yarın için hâlâ bir fikrinin olması.
Benim hâlâ var.
Hâlâ yapacak işlerim var.
Hâlâ geliştirmek istediğim şeyler…
Hâlâ sevecek insanlarım…
Hâlâ kurulmasını istediğim sofralar…
Hâlâ görmek istediğim yerler…
Hâlâ anlatacak hikâyelerim var.
Ve en önemlisi…
Hâlâ umutlarım var.
Bu nedenle geçmişin kırgınlıklarını geleceğimin üzerine gölge etmeye niyetim yok.
Bana yapılanları unutmayabilirim.
Ama onların hayatımın geri kalanını yönetmesine de izin vermem.
Çünkü insan bir yerden sonra şunu öğreniyor:
Affetmek bazen karşıdaki için değil, kendi yoluna devam edebilmek içindir.
Unutmak zorunda değilsiniz.
Ama yükü yere bırakabilirsiniz.
Ben de artık bazı yükleri yere bırakıyorum.
Ve önümdeki hayata bakıyorum.
Daha sakin…
Daha seçici…
Daha bilge…
Ama hâlâ heyecanlı.
Hâlâ meraklı.
Hâlâ üretmeye aç.
Hâlâ hayata âşık.
Belki artık hayatın baharında değilim.
Ama mevsimleri öğrendim.
Hangi rüzgârın geçici olduğunu…
Hangi yağmurun toprağı beslediğini…
Hangi güneşin insanın içini ısıttığını biliyorum.
Ve tam da bu yüzden bundan sonraki yıllarımı aceleyle tüketmek değil;
demini almış bir hayatı, her rengini görerek, her kokusunu içime çekerek, her güzel anın kıymetini bilerek yaşamak istiyorum.
Bir gün pazar sabahı yine uzun bir sofra kurulur mu bilmiyorum.
Belki kurulur.
Belki başka sofralar kurulur.
Ama bildiğim bir şey var:
Ben artık boş kalan sandalyelere bakarak üzülmek yerine, önümdeki sandalyeye kimin oturacağına umutla bakmayı seçiyorum.
Çünkü hayatın bize öğrettiği en güzel şey şu:
Bazı hikâyeler biter.
Ama hayat bitmez.
İnsan yeniden sever.
Yeniden güvenir.
Yeniden güler.
Yeniden üretir.
Ve bir sabah kalkıp fark eder ki uzun zamandır ağır gelen o pazar bile artık eskisi kadar sessiz değildir.
Belki o gün geldiğinde pazarları yeniden severim.
Kim bilir…
İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar


