Balık Yağmuru Altında Kalan Çocukluğum
ilker Taşyürek
Balık Yağmuru Altında Kalan Çocukluğum
Bazı anılar vardır; üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin solmaz. Hafızanızın bir köşesinde sessizce bekler, bir deniz kokusuyla, uzaktan duyulan bir motor sesiyle ya da sofraya konulan bir tabak balıkla yeniden canlanır.
Benim için balıkçılık yaptığım o yaz da böyle bir anıdır.
Aradan yıllar geçti. Tekneler değişti, kıyılar değişti, çocukluğumun geçtiği mahalleler beton binaların arasında kayboldu. Yapraklı Koy eski sessizliğini yitirdi. Susanoğlu’nun kıyıları kalabalıklaştı. Fakat gözlerimi kapattığımda hâlâ o teknenin güvertesindeyim.
Akdeniz’in ortasında, binlerce kefalin arasında, ellerimi başımın üzerine koymuş, balık yağmurunun dinmesini bekliyorum.
Harçlığımızı Kendimiz Kazanırdık
Öğrencilik yıllarımda yaz tatilleri bizim için yalnızca denize girmek, sokaklarda oynamak ya da dinlenmek anlamına gelmezdi. Yaz tatilleri aynı zamanda çalışma zamanıydı.
Babam öğretmendi. Tek maaşla kalabalık bir aileyi geçindirmeye çalışıyordu. Elinden gelenin en iyisini yapar, bizi yeme içme konusunda hiçbir zaman mağdur bırakmazdı. Ancak bütçemiz kısıtlıydı. Kıyafet almaya gittiğimizde biz gençler daha gösterişli, daha yeni ve daha pahalı şeylere yönelirken babam doğal olarak daha ekonomik olanı tercih ederdi.
Onu bugün çok daha iyi anlıyorum.
Bir baba olarak ailesinin ihtiyaçlarını karşılamaya, çocuklarını okutmaya, evini ayakta tutmaya çalışıyordu. Ancak o yıllarda gençtik. Arkadaşlarımızın giydiği kıyafetlerden, ayakkabılardan biz de almak istiyorduk. Babamı zor durumda bırakmamak, istediğimizi alırken ona yük olmamak için yaz tatillerinde çalışırdık.
Kendi harçlığımızı kazanır, kendi kıyafetimizi kendi paramızla alırdık.
Belki de farkında olmadan o yıllarda hayatın en önemli derslerinden birini öğreniyorduk: İstediğin bir şeye ulaşmak için emek vermen gerekir.
Lise Yolu’nun Çocukları
O zamanlar Erdemli’de, bugünkü marinanın bulunduğu bölgeye yakın bir yerde oturuyorduk. Mahallenin resmî adı Alata Mahallesi’ydi ama bizim bulunduğumuz bölgeyi eskiler “Lise Yolu” olarak bilirdi.
Bugünkü gibi düzenli caddelerin, kafelerin ve büyük sitelerin olmadığı yıllardı. Mahallemiz büyük ölçüde gecekondulardan oluşurdu. Komşuluk gerçek anlamıyla yaşanırdı. Kimin evinde ne piştiğini, kimin çocuğunun hastalandığını, kimin işe ihtiyaç duyduğunu herkes bilirdi.
Çocukluk arkadaşlarımın babaları balıkçı, kasap, boyacı, hamal veya manavdı. Bazılarımız balıkçıların, bazılarımız işçilerin, bazılarımız küçük esnafın çocuklarıydık.
Aynı sokaklarda büyüdük.
Kavgamızı da birlikte ettik, ekmeğimizi de birlikte bölüştük. Kimsenin cebinde fazla para yoktu ama kimse kendisini yalnız hissetmezdi. Mahallede bir çocuğun başına bir şey geldiğinde bütün büyükler onun annesi, babası olurdu.
İşte böyle bir yaz tatilinde çalışacak bir iş ararken, komşumuz ve aile dostumuz olan Yusuf Kaptan bana seslendi.
Yusuf Kaptan, Erdemli’nin en büyük balıkçılarından biriydi. Mahallenin sevilen, sözü dinlenen, gönlü geniş insanlarından biriydi.
“İlker,” dedi, “madem bir yerde çalışacaksın, benim teknede tayfaya ihtiyaç var. Gel, yanımda çalış.”
Böylece hayatımda ilk defa profesyonel bir balıkçı teknesinde çalışmaya başladım.
Yusuf Kaptan’ın Teknesi
Tekne oldukça büyüktü. Yaklaşık sekiz-on kişi çalışıyorduk. Teknede vole ve trata adı verilen iki ayrı av ağı bulunuyordu.
Kaptanla yardımcısı üst tarafta, denizi daha geniş görebilecekleri bir bölümde otururdu. Denize yukarıdan bakar, balık sürülerini takip ederlerdi. Biz tayfalar ise arka güvertede ağların başında beklerdik.
Ağların bir tarafında kurşunlar, diğer tarafında mantarlar ve şamandıralar bulunurdu. Kaptan hangi ağın atılmasını isterse komutu verir, biz de hemen harekete geçerdik.
“Voleyi bırakın!”
Ya da:
“Tratayı hazırlayın!”
Komut geldiği anda düşünmeye zamanınız olmazdı. Ağın kurşunlu ve şamandıralı uçlarını denize bırakırdık. Kaptan tekneye tam yol verir, balık sürüsünün etrafında büyük bir daire çizerdi.
Vole avında, yaklaşık dört-beş metre derinliğindeki bir alanda balık sürüsü çemberin içine alınırdı. Ağın iki ucu birleştirildiğinde denizin içinde büyük bir havuz oluşurdu.
Sonra biz tayfalar ağın içine atlardık.
Suda yüksek ses çıkararak yüzmeye başlardık. Balıklar korkarak ağlara doğru yönelir, ağın kenarlarına sıvanırdı. Ardından ağ teknenin güvertesine çekilir, balıklar ayıklanır, temizlenir ve buzlu kasalara doldurulurdu.
Akşam dönüşünde kasaları Yusuf Kaptan’ın pikabına yüklerdik. O da balıkları satışa götürürdü.
Zor bir işti.
Fakat gençtik. Gücümüz vardı. Deniz vardı. Gökyüzü vardı. Her gün başka bir kıyıya gitmek, başka bir koyda yüzmek, başka bir yerde güneşin doğuşunu izlemek bize büyük bir özgürlük duygusu veriyordu.
Akdeniz Boyunca Bir Yaz
O yaz boyunca Mersin’den Taşucu’na kadar kıyının büyük bölümünü dolaştık. Balık neredeyse biz oraya giderdik.
Kimi gün Erdemli açıklarında, kimi gün Kızkalesi çevresinde, kimi gün Susanoğlu’nda, kimi gün de Silifke taraflarında avlanırdık.
Düşünün ki dört-beş metre derinlikteki sularda, Akdeniz kıyılarının hemen hemen bütün koylarını ve plajlarını tekneyle dolaşıyorsunuz. Canınız istediğinde denize atlıyor, bazen çalışırken bazen dinlenirken kilometrelerce uzanan kıyıları seyrediyorsunuz.
Bugün insanların tatil yapmak için büyük paralar ödediği yerlerde biz çalışıyorduk.
Ama yine de kendimizi şanslı hissediyorduk.
Çünkü Akdeniz bizim iş yerimiz olduğu kadar oyun alanımızdı da.
Temmuz ve ağustos aylarında özellikle Susanoğlu bölgesinde porsiyonluk küçük avcı balıkları ve kefal sürüleri olurdu. Bu nedenle sık sık o bölgeye giderdik.
Tekneyi, bugünkü Yapraklı Koy olarak bildiğimiz yerde demirlerdik. O zamanlar Yapraklı Koy bugünkü gibi değildi. Ne tesis vardı ne beton yapı ne de kalabalık.
Çalılıkların arasında saklanmış bir doğa harikasıydı.
Teknede iki kişi nöbetçi kalır, diğer tayfalar Erdemli’ye dönerdi. Sabah olduğunda Yusuf Kaptan’ın pikabının arkasına doluşur, Susanoğlu Plajı’nın doğu ucuna giderdik. O yıllarda orada büyük çınar ağaçları vardı. Ağaçların altında kahvehane gibi küçük yerler bulunurdu.
Tekne gelip bizi oradan alır, Silifke yönüne doğru yola çıkardık.
Kaptan yukarıda balık ararken biz güvertede kahvaltı yapardık. Soframızda üzüm, peynir, sıcak ekmek ve karpuz olurdu.
Belki bugünkü ölçülere göre çok sade bir kahvaltıydı.
Ama Akdeniz’in ortasında, güneş yeni yükselirken, deniz kokusu ve motor sesi arasında yenen o kahvaltıların tadını hayatım boyunca başka hiçbir sofrada bulamadım.
Denizin İçinde Bir Balık Yağmuru
Yine böyle bir sabahtı.
Susanoğlu Plajı’nın doğu ucundan tekneye binmiş, batıya doğru ilerliyorduk. Deniz inanılmaz derecede sakindi. Cam gibi berrak, çarşaf gibi dümdüzdü.
Teknenin yanından aşağı baktığınızda suyun yüzeyinden dibine kadar her şeyi görebiliyordunuz.
Biz tayfalar güvertede kahvaltımızı yapıyorduk. Yusuf Kaptan yukarıda tekneyi yavaşça sürüyor, bir taraftan da balık sürüsü arıyordu.
Birden sesi duyuldu:
“Çabuk, çabuk! Balık var! Voleyi bırakın!”
Kahvaltıyı olduğu yerde bırakıp ayağa fırladık. Ağın mantarlı ve kurşunlu uçlarını denize bıraktık. Kaptan tekneye tam yol verdi ve balık sürüsünün etrafında büyük bir daire çizdi.
Ağın iki ucunu birleştirerek kapıyı kapattık.
Sonra ağın içine atladık.
Fakat suya atladığım anda hayatımda daha önce yaşamadığım bir şeyle karşılaştım.
Ağın içinde binlerce kefal vardı.
Her biri yaklaşık beş yüz-altı yüz gram ağırlığında, iri ve güçlü balıklardı. Korkuyla sağa sola kaçıyor, sudan fırlıyor, vücudumuza çarpıyorlardı.
Yüzmeyi çok iyi bilen ben, o anda adeta yüzemez hâle gelmiştim.
İki elimi başımın üzerine koymuş, cenin pozisyonuna benzer bir şekilde kapanmıştım. Balıklar kafama, omzuma, sırtıma ve bacaklarıma odun gibi çarpıyordu.
Küt…
Küt…
Küt…
Bazıları ağın üzerinden atlayarak dışarı kaçıyor, bazıları ise yeniden içeri düşüyordu. Biz bir taraftan ağın kenarlarını kaldırmaya çalışıyor, diğer taraftan vücudumuza çarpan balıklardan korunmaya uğraşıyorduk.
Yaklaşık on beş-yirmi dakika boyunca gökten değil, denizden balık yağdı.
Sanki bir şelalenin altındaydık.
Fakat akan su değil, balıktı.
Bereketin Çift Yevmiyesi
Balıkların çırpınışı azaldığında tekneye çıktık. Hepimiz yorgun, şaşkın ve heyecanlıydık.
Ardından ağı güverteye çekmeye başladık.
Güverte kısa süre içinde balıktan görünmez hâle geldi. Her taraf kefal dolmuştu. Balıkları ağlardan ayırıyor, temizliyor ve kasalara yerleştiriyorduk.
Öğle saatlerine kadar ancak ağı temizleyebildik.
O gün yanlış hatırlamıyorsam iki ya da üç pikap dolusu balık çıkmıştı. Kasaları pikaba yükledik. Yusuf Kaptan balıklara baktı, sonra bize döndü.
“Gençler,” dedi, “bu balıkları bugün ancak satarız. Bir daha ağ atmayacağız. Siz gidin dinlenin.”
O gün hepimize çift yevmiye verdi.
Bizim için yalnızca çok balık yakalanan bir gün değildi. Emeğimizin karşılığını aldığımız, bereketi birlikte paylaştığımız bir gündü.
Benim için ise hayatımda bir daha yaşayamayacağım büyük bir tecrübeydi.
Yıllar sonra bile kefal gördüğümde, o gün başıma çarpan balıkların sesini hatırlarım.
Denizin Güzel Olduğu Kadar Vahşi Yüzü
Deniz uzaktan bakıldığında huzurdur.
Mavidir.
Özgürlüktür.
Tatil, yüzmek, güneşlenmek ve kıyıda güzel vakit geçirmek demektir.
Fakat denizin içinde çalışanlar bilir ki denizin çok sert, vahşi ve affetmeyen bir yüzü de vardır.
Teknede yapacağınız küçük bir hata büyük kazalara yol açabilir. Çapa atılırken ayağınıza dolanan bir halat, ayağınızı kırabilir, koparabilir ya da sizi çapayla birlikte denizin derinliklerine çekebilir.
Ağ atarken nerede duracağınızı, halatın hangi tarafından geçeceğinizi, ağın nasıl bırakılacağını çok iyi bilmeniz gerekir.
Tekneyi demirlemek de demirlenmiş tekneyi kıyıya yanaştırmak da başlı başına bir iştir. Balığın nerede aranacağını, hangi ağın nerede atılacağını, hangi bölgede ağ atılmaması gerektiğini bilmek zorundasınız.
Yakalanan balıkların hangisinin zehirli, hangisinin zararsız olduğunu ayırmanız gerekir. Balığın nasıl temizleneceğini, hangi koşullarda saklanacağını, buzun nasıl yerleştirileceğini bilmezseniz bütün emek boşa gider.
Balıkçılık dışarıdan göründüğü gibi yalnızca ağı denize bırakıp balık beklemek değildir.
Kendi içinde onlarca, hatta yüzlerce kuralı olan ciddi bir meslektir.
Her an uyanık olmanız gerekir.
Denizde dalgınlığın bedeli ağırdır.
Yapraklı Koy’da Dostluk Sofraları
Balıkçılık maceralarım o yazla sınırlı kalmadı. Oturduğumuz mahallenin yapısı gereği sonraki yıllarda da arkadaşlarımızla zaman zaman denize çıktık.
Bazen ağ sermeye yardım ettik, bazen ağ topladık. Erdemli bölgesinde barakadı denilen avlanma yöntemiyle daha büyük balıklara çıktığımız oldu.
Geceleri denizde kaldığımız, dalgalarla ıslandığımız, bazen de teknenin içinde beşik gibi sallanarak uyuduğumuz zamanlar yaşadık.
Fakat en unutamadığım geceler, teknede nöbetçi kaldığımız gecelerdi.
Her gün iki kişi nöbetçi olurdu. Bazen de arkadaşlarımla üç kişi kalırdık. Kör Salih, İstanbullu Ali ve ben iyi anlaşırdık.
Yusuf Kaptan gönlü bol bir insandı.
“Karadis’in, balığın ve kaya yengecinin en iyisini kendinize ayırın,” derdi.
Teknede tava, tüp ve gerekli bütün mutfak malzemeleri bulunurdu. Susanoğlu’ndan bir şişe rakı alır, tekneyi Yapraklı Koy’a çeker, balığımızı temizleyip pişirirdik.
Sonra güvertenin üzerine soframızı kurardık.
Bir tarafımızda Akdeniz’in karanlık ve sonsuz derinliği, diğer tarafımızda Toros Dağları’ndan gelen serin rüzgâr olurdu.
Şarkılar söylerdik.
Türküler söylerdik.
Kadehlerimizi dostluğa kaldırırdık.
Günün yorgunluğu, denizin ortasında yavaş yavaş üzerimizden akıp giderdi.
Yaz mevsimi olmasına rağmen gece ilerlediğinde dağdan gelen rüzgâr öylesine serin olurdu ki birbirimize sokulur, üzerimize battaniye örterdik.
Denizden gelen yosun kokusu, kıyıdan gelen toprak ve çalı kokusuna karışırdı.
O koku insanı başka bir iklime taşırdı.
Başka bir zamana…
Başka bir dünyaya…
Yoksulduk Ama Soframız Kalabalıktı
Bugün dönüp o yıllara baktığımda kendime şu soruyu soruyorum:
Acaba hayatımızın en güzel günleri gerçekten o günler miydi?
Evet, zorluk çektik.
Okurken çalıştık. Harçlığımızı çıkarmaya, ailemize yük olmamaya uğraştık. İstediğimiz her şeyi alamadık. Kimi zaman yeni bir ayakkabı için, kimi zaman bir pantolon için aylarca bekledik.
Evimiz kiraydı.
Babamızın tek maaşıyla geçinmeye çalışıyorduk.
Bugünkü imkânlarımızın çok azına sahiptik.
Fakat mutluyduk.
Çünkü çekirdek ailemiz bir aradaydı. Annem, babam ve kardeşlerim aynı evin içindeydik. Akşam sofraya oturduğumuzda hepimiz aynı masanın etrafında toplanırdık.
O gün evde ne pişmişse birlikte yerdik.
Babam, kısıtlı bütçesine rağmen yemek konusunda bizi hiçbir zaman eksik bırakmadı. Sofralarımızda belki pahalı yemekler yoktu ama gözümüz de karnımız da doyardı.
En önemlisi, sofralarımızda sohbet vardı.
Kardeşlik vardı.
Anne kokusu vardı.
Baba güveni vardı.
Bugün büyük evlerde, pahalı sofralarda ve gösterişli hayatların içinde insanların ne kadar yalnızlaştığına bakınca, çocukluğumuzun o küçük kiralık evini daha çok özlüyorum.
Biz yoksul değildik aslında.
Paramız azdı ama ailemiz vardı.
O Günlerden Bana Kalan
Yusuf Kaptan’ın teknesinde geçirdiğim o yaz bana yalnızca balık tutmayı öğretmedi.
Emeği öğretti.
Dayanışmayı öğretti.
Doğaya karşı saygılı olmayı öğretti.
Denizin güzel olduğu kadar tehlikeli olduğunu, özgürlüğün sorumluluk istediğini öğretti.
Kendi paranı kazanmanın verdiği gururu öğretti.
Bir lokma ekmeğin, bir salkım üzümün, bir dilim karpuzun denizin ortasında nasıl bir ziyafete dönüşebileceğini öğretti.
En önemlisi de mutluluğun çok şeye sahip olmak değil, elindekini sevdiğin insanlarla paylaşmak olduğunu öğretti.
Bugün Yapraklı Koy’a gittiğimde o eski sessizliği bulamıyorum. Susanoğlu kıyılarında çocukluğumun çınarlarını arıyorum. Erdemli’nin eski mahalleleri, balıkçı barınakları ve tekneleri de artık aynı değil.
Yusuf Kaptan’ın sesi rüzgârın içinde kaybolmuş olabilir.
Ama bazen Akdeniz’e baktığımda yeniden duyuyorum:
“Çabuk çocuklar! Voleyi bırakın!”
Sonra gözümün önünde deniz yeniden cam gibi oluyor.
Tekne balık sürüsünün etrafında büyük bir daire çiziyor.
Ben yine genç, güçlü ve umut dolu bir çocuk olarak ağın içine atlıyorum.
Binlerce kefal başıma, omzuma ve sırtıma çarpıyor.
Denizden balık yağıyor.
Ben korkuyorum, gülüyorum, yoruluyorum ama kendimi tarifsiz biçimde özgür hissediyorum.
Ve anlıyorum ki insanın çocukluğu hiçbir zaman tamamen geçip gitmiyor.
Bir koyda, bir teknenin güvertesinde, bir yosun kokusunda ya da kalabalık bir aile sofrasında bizi beklemeye devam ediyor.
Belki de hayat dediğimiz şey, yıllar sonra dönüp baktığımızda içimizi ısıtan bu küçük anların toplamıdır.
Ve belki de biz hayatımızın en güzel günlerini, onların en güzel günler olduğunu bilmeden yaşadık.
İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar


