Kızıma Mektuplar – 1 “ Ben Senden Hiç Ayrılmadım Kızım”
ilker Taşyürek
Kızıma Mektuplar – 1
Ben Senden Hiç Ayrılmadım Kızım
Kızım,
Belki bugün bu satırların tamamını anlayacak yaşta değilsin.
Belki bir gün büyüdüğünde okuyacaksın. Belki yıllar sonra hayat seni de ayrılıklarla, özlemlerle, kayıplarla ve insanın değiştiremediği gerçeklerle karşılaştırdığında yeniden dönüp bakacaksın bu satırlara.
O gün senden yalnızca bir şeyi bilmeni istiyorum:
Ben senden hiç ayrılmadım kızım.
Hayatlarımız ayrıldı.
Evlerimiz ayrıldı.
Sabahlarımız, akşamlarımız, sofralarımız ayrıldı.
Bazen aramıza haftalar, bazen aylar girdi.
Ama sen benim hayatımdan hiç çıkmadın.
Ben yalnızca senin hayatının bazı günlerinde yanında olamadım.
İşte bu mektupları bunun için yazıyorum.
Bir gün geriye dönüp baktığında, babanın sustuğu zamanlarda aslında neler söylediğini anlayabil diye…
Söyleyemediklerimi okuyabil diye…
Ve her şeyden önemlisi, hayat bizi nereye savurursa savursun ne kadar çok sevildiğini hiç unutma diye…
Bir Evlilik Biter, Anne-Babalık Bitmez
Annenle evliliğimizi bitireli yaklaşık iki yıl oldu.
Oysa bir zamanlar toplum önünde birbirine yakıştırılan, evliliği örnek gösterilen iki insandık.
Demek ki insanları yalnızca birlikte yaşarken değil, ayrılırken de tanımak gerekiyormuş.
Çünkü beraberlik insanın sevgisini gösterirken, ayrılık bazen karakterini gösteriyor.
Bugün geriye baktığımda en büyük üzüntülerimden biri, bizim hikâyemizin sonunu bize yakışır biçimde yazamamış olmamızdır.
Kim haklıydı?
Kim haksızdı?
Artık bunun hesabını yapmak istemiyorum.
Çünkü iki yetişkinin arasında çocuklar varsa, bazen haklı çıkmanın bile hiçbir anlamı kalmıyor.
Bir evlilik bitebilir.
İki insan artık aynı evde yaşayamayabilir.
Sevgi biçim değiştirebilir.
Yollar ayrılabilir.
Ama annelik bitmez.
Babalık bitmez.
Ve her şeyden önemlisi:
Çocuklar anne ve babalarından boşanmaz.
Keşke ayrılan bütün anne ve babalar bunu evlerinin en görünür yerine yazabilse.
Çünkü yetişkinlerin kırgınlıklarının bedelini çocuklara ödetmek, bir hesaplaşmanın en sessiz ama en ağır biçimidir.
Ben Senden Boşanmadım Kızım
Mahkemenin bana seninle belirli zamanlarda görüşme ve birlikte zaman geçirme hakkı vermiş olması bile içimi acıtan bir gerçekti.
Çünkü insan düşünüyor:
Bir baba, çocuğunu görmek için neden bir mahkeme kararındaki günleri beklemek zorunda kalsın?
Elbette hukuk gereklidir.
Kurallar gereklidir.
Ama babalık bir mahkeme kararıyla başlamadığı gibi, bir mahkeme kararıyla da sona ermez.
Ben senin babandım.
Bugün de öyleyim.
Yarın da öyle olacağım.
Sen bizim kendi okulumuzda okurken seni teneffüslerde görürdüm.
Yanına gelir, öper, kokunu içime çekerdim.
Günün nasıl geçtiğini sorar, bir şeye ihtiyacın olup olmadığına bakardım.
Aynı okulun çatısı altında olmak bana yalnızca bir baba olarak değil, okulun sahibi ve bir eğitimci olarak da ayrı bir huzur verirdi. Çünkü sen gözümün önündeydin; güvende olduğunu biliyor, büyümene günlük hayatın o küçücük anlarında bile tanıklık edebiliyordum.
Belki dışarıdan bakıldığında bunlar sıradan birkaç dakikaydı.
Ama benim için değildi.
Bir teneffüste sana sarılabilmek…
Koridorda karşılaşmak…
Uzaktan arkadaşlarınla güldüğünü görmek…
Bazen yalnızca göz göze gelip birbirimize gülümsemek…
Şimdi düşünüyorum da insan, hayatındaki bazı sıradan anların aslında ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu onları kaybettikten sonra anlıyormuş.
Ayrıldığımızda bu nedenle özellikle bir ricam olmuştu:
“Bırakın kendi okulunda kalsın. Hiç olmazsa babasını her gün görsün. Baba hasreti çekmesin.”
Olmadı.
Okul değişti.
Ev değişti.
Telefonlar değişti.
Sonra fark ettim ki değişen yalnızca adresler değildi.
Ben senin günlük hayatından da yavaş yavaş uzaklaşıyordum.
İşte o zaman öğrendim:
İnsan eşinden ayrılabiliyor kızım; ama evladından ayrılmaya alışamıyor.
Beş Ayın Sığdığı Bir Sarılma
Seni ilk uzun süre göremediğim dönem yaklaşık beş ay sürdü.
Takvim için beş ay…
Bir baba için bazen beş yıl.
Sonra yılbaşı öncesinde Sayapark’ta buluştuk.
O günü hayatım boyunca unutmayacağım.
Kalabalığın içinde seni gördüm.
Sen de beni gördün.
Ve birbirimize sarıldık.
İşte insanın hayatında bazı anlar vardır; zaman orada durur.
Çevredeki sesler kaybolur.
İnsanlar silinir.
Dünya küçülür.
Geriye yalnızca sarıldığınız insan kalır.
Sana sarıldım.
Kokunu içime çektim.
Sanki beş aylık özlemi birkaç saniyenin içine sığdırmaya çalışıyordum.
Sen de özlemiştin beni.
Biliyordum.
Ama çocuk kalbinle bunu nasıl göstereceğini tam bilemiyordun.
Biraz utangaçtın.
Biraz mesafeliydin.
Belki biraz da şaşkın…
Ben ise güçlü görünmeye çalışıyordum.
Çünkü babalar bazen ağlamayı bile çocuklarından saklar.
Oysa içimde bir yer yanıyordu.
Kendi kendime soruyordum:
Bir insanın özgürlüğünü elinden alabilirsiniz.
Ellerine kelepçe vurabilirsiniz.
Onu dört duvar arasına kapatabilirsiniz.
Ama hangi mahzen, insanın sevdiği evladının büyümesine uzaktan bakmak zorunda kalması kadar karanlık olabilir?
Evlat hasreti görünmeyen bir hapishanedir.
Kapısı yoktur.
Duvarı yoktur.
Gardiyanı yoktur.
Ama insan bazen yıllarca oradan çıkamaz.
O Gün Dünya İkimizindi
Elini tuttum.
Neşeli görünmeye çalıştım.
Çünkü kendi acımı senin omuzlarına yüklemeye hakkım olmadığını biliyordum.
Birlikte yemek yedik.
Oyun alanına gittik.
Oyunlar oynadık.
Sen gülerken seni seyrettim.
Bazen bana utangaç gözlerle bakıyordun.
Bazen susuyordun.
Ama ben seni tanıyordum kızım.
Bakışlarının içindeki sevgiyi okuyabiliyordum.
Belki ikimiz de aynı acının iki ayrı tarafındaydık.
Sen babasını özleyen bir çocuktun.
Ben çocuğunu özleyen bir baba.
Arada gözlerim doluyordu.
Sen fark etmeden siliyordum.
Çünkü o günün senin hafızanda babanın ağladığı bir gün olarak değil, babanla mutlu olduğun bir gün olarak kalmasını istiyordum.
Sonra birkaç ihtiyacını aldık.
Günün sonunda sevdiğin yere gittik.
Starbucks’ta oturduk.
Menüyü sen seçtin.
Karşılıklı kahvelerimizi içtik.
Selfie çektik.
Babaannen ve dedenle görüntülü konuştuk.
O birkaç saat boyunca dünya gerçekten durmuş gibiydi.
Sanki dışarıdaki bütün insanlar donmuştu.
Bütün sorunlar askıya alınmıştı.
Ve görünmeyen bir cam fanusun içinde yalnızca sen ve ben vardık.
Baba ve kız…
Başka hiçbir sıfata ihtiyaç duymadan.
Yağmur Altında Bir Baba
Sonra ayrılık vakti geldi.
Seni uğurladım.
Sayapark’tan çıktım.
Hafif bir yağmur vardı.
Ana yola doğru yürüdüm.
Dolmuşa bindim.
Bir yanım mutluydu.
Sana sarılmıştım.
Sesini duymuştum.
Birlikte yemek yemiştik.
Gülmüştük.
Kahve içmiştik.
Fotoğraf çekmiştik.
Diğer yanım ise seni yeniden geride bırakmanın ağırlığını taşıyordu.
Dolmuşun camından dışarı bakarken aklımdan sürekli aynı sorular geçiyordu:
“Bir gün canı yanarsa yanında olabilecek miyim?”
“Birileri kalbini kırarsa bana anlatabilecek mi?”
“Gece korktuğunda beni arayabilecek mi?”
“Başına bir şey geldiğinde babasının ona ulaşabileceğini bilecek mi?”
İşte o gün şunu anladım:
Bir baba için mesafe kilometre değildir. Mesafe, çocuğu ‘Baba’ dediğinde ona ulaşamama ihtimalidir.
Ne Zaman İstersen Kızım
Sonraki dönemlerde görüşmelerimiz yine seyrekleşti.
Bir pazar günü seni yalnızca bir saat görebilmek için evin önüne kadar geldiğimi hatırlıyorum.
Sonunda geldin.
Ama tedirgindin.
Bunu gözlerinden anlayabiliyordum.
Arabaya bindik.
Bir pastaneden birkaç şey aldık.
Sahile gittik.
Yan yana oturduk.
Sana seni ne kadar sevdiğimi anlatmaya çalıştım.
Fakat o gün başka bir şeyi daha fark ettim.
Seni görmek uğruna seni huzursuz etmek istemiyordum.
Yasal haklarımı kullanabilirdim.
Israr edebilirdim.
Ama her görüşmemizde kendini iki taraf arasında kalmış hissediyorsan, benim özlemimin senin küçücük omuzlarından daha ağır olmaması gerekiyordu.
O nedenle sana:
“Kızım, sen ne zaman istersen o zaman görüşelim.”
dedim.
Belki hayatımda söylediğim en zor cümlelerden biriydi.
Çünkü seni her gün görmek isterken “Sen istediğinde” diyebilmek, kendi özlemimi senin huzurunun arkasına koymaktı.
Belki babalık bazen budur.
Çocuğuna sarılmak istediğin hâlde onun huzuru için ellerini cebine koyup beklemek…
“Ödevim Var Baba…”
Sonra telefon konuşmalarımız başladı.
WhatsApp mesajlarımız…
Bazen her gün.
Bazen iki üç günde bir.
“Özledim kızım.”
“Ben de özledim baba.”
“Görüşelim mi?”
Bazen:
“Ödevim var baba.”
Bazen:
“Karnım ağrıyor baba.”
Bazen:
“Unuttum baba.”
Bunların arkasında ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemedim.
Seni sorgulamadım.
Çünkü çocukların yetişkinlerin hesaplaşmalarında tanık sandalyesine oturtulmaması gerektiğine inanıyorum.
Sen çocuktun.
Ben yetişkindim.
Benim görevim sana hesap sormak değil, seni sevmekti.
Bekledim.
Çünkü bir baba bazen kapıda bekler.
Bazen telefonun başında.
Bazen bir mesajın gelmesini.
Bazen “Baba, seni özledim” cümlesini…
Bazen de çocuğunun kalbinde kendisine ayrılmış küçücük bir yerde sessizce bekler.
Sen Büyürken Kaçırdığım Mevsimler
Sonra her görüşmemizde biraz daha büyümüş olduğunu fark etmeye başladım.
Boyun uzuyordu.
Yüzün değişiyordu.
Çocukluktan genç kızlığa doğru yürüyordun.
Konuşmaların değişiyordu.
Düşüncelerin olgunlaşıyordu.
Ben ise her buluşmada seni biraz yeniden tanıyordum.
Bu beni hem çok mutlu ediyor hem de içimde tarif edemediğim bir sızı bırakıyordu.
Çünkü bir baba çocuğunun yalnızca büyümüş hâlini görmek istemez.
Büyümesine tanıklık etmek ister.
İlk hayal kırıklığını bilmek ister.
Başarısında yanında olmak ister.
Karnesini görmek ister.
Arkadaşlarını tanımak ister.
Saçını değiştirdiğinde fark etmek ister.
Bazen kızmak…
Bazen öğüt vermek…
Bazen beraber gülmek…
Bazen de hiçbir şey konuşmadan aynı odada oturmak ister.
Ben senin hayatının bazı sayfalarını okuyamadım kızım.
İşte buna üzülüyorum.
Çünkü çocukluk tekrar edilmiyor.
Kaçırılan bir salı günü geri gelmiyor.
On yaşındaki hâlin bir daha kapıdan içeri girmiyor.
Bir babanın “Sonra yaparız” diyebileceği bazı şeylerin aslında sonrası olmuyor.
Çocuklar Ayrılığın Silahı Değildir
Burada sana yazdığım mektuptan başımı kaldırıp bütün anne ve babalara bir şey söylemek istiyorum.
Evlilikler bitebilir.
İnsanlar birbirine öfkelenebilir.
Kırılabilir.
Affedemeyebilir.
Bir daha aynı masaya oturmak dahi istemeyebilir.
Bunların hepsi yetişkinlerin dünyasına aittir.
Ama çocuk başka bir dünyadır.
Çocuk eş değildir.
Çocuk taraf değildir.
Çocuk tanık değildir.
Çocuk intikam aracı hiç değildir.
Bir çocuğun annesini sevmesi babasına ihanet değildir.
Babasını özlemesi annesine yapılmış bir haksızlık değildir.
Çocuğun kalbini ikiye bölmeye çalışmayın.
Çünkü çocuk kalbi matematik bilmez.
“Yüzde elli anne, yüzde elli baba” diye sevmez.
Annesini yüzde yüz sever.
Babasını da yüzde yüz.
Birbirinizi hayatınızdan çıkarabilirsiniz.
Ama çocuğunuzun hayatından birbirinizi silmeye çalışmayın.
Çünkü yıllar sonra yetişkinlerin öfkesi diner.
Davalar biter.
Evler satılır.
Yeni hayatlar kurulur.
Ama bir çocuğun kaçırdığı çocukluk geri gelmez.
Sana Kırgın Değilim Kızım
Bir gün bu mektubu okursan özellikle bunu bil:
Sana hiçbir zaman kırgın olmadım.
Beni aramadığın günlerde de…
Görüşemediğimiz aylarda da…
“Ödevim var baba” dediğinde de…
“Bugün olmaz baba” dediğinde de…
Sana kırılmadım.
Çünkü sen çocuktun.
Ben yetişkindim.
Yetişkinlerin sorunlarının hesabını çocuklardan sormak benim babalık anlayışıma sığmaz.
Ben yalnızca seni özledim.
Hem de söyleyebildiğimden çok daha fazla.
Bir Gün Güçlü Bir Kadın Ol
Şimdi seni düşündüğümde yalnızca küçük kızımı görmüyorum.
Yavaş yavaş genç bir kadına dönüşen evladımı görüyorum.
Akıllısın.
Güçlüsün.
Ve birçok şeyin farkındasın.
Ben hayatımın bundan sonraki bölümünde senden tek bir şey istiyorum:
Kendi ayaklarının üzerinde duran bir kadın ol.
Oku.
Öğren.
Bir mesleğin olsun.
Ekonomik özgürlüğünü kazan.
Kimsenin sana kim olduğunu söylemesine ihtiyaç duyma.
Sev ama kendinden vazgeçme.
Bir gün âşık olduğunda çok sev; ama kendi kişiliğini o sevginin içinde kaybetme.
Düştüğünde kalk.
Haksızlığa uğradığında susma.
Ama güçlü olmak uğruna merhametini kaybetme.
Çünkü gerçek güç bağırmak değildir.
Gerçek güç, canın yanmışken başkasının canını yakmamayı başarabilmektir.
Ben bir gün bu dünyadan ayrıldığımda geride yalnızca “kızım” dediğim bir evlat bırakmak istemiyorum.
Ayakları yere sağlam basan, özgür düşünen, eğitimli, vicdanlı ve güçlü bir kadın bırakmak istiyorum.
Belki bir babanın kızına bırakabileceği en büyük miras budur.
Bir Gün Senin De Kızın Olursa…
Kızım…
Bir gün belki sen de anne olacaksın.
Belki senin de bir kızın olacak.
Onu ilk kez kucağına aldığında bana dair bazı şeyleri daha iyi anlayacaksın.
Gece ateşi çıktığında başında beklerken…
Okulun kapısından içeri girerken arkasından bakarken…
Canı yandığında senin canının daha fazla yandığını fark ettiğinde…
Belki bir gün bu mektubu yeniden açacaksın.
O zaman belki:
“Babam beni gerçekten çok sevmiş.”
diyeceksin.
Evet kızım.
Çok sevdim.
Bugün de seviyorum.
Yarın da seveceğim.
Evler değişebilir.
Adresler değişebilir.
Telefon numaraları değişebilir.
İnsanlar değişebilir.
Hayat hepimizi hiç tahmin etmediğimiz yerlere savurabilir.
Ama bazı bağların adresi yoktur.
Telefon numarası yoktur.
Mahkeme kararı yoktur.
Kilometresi yoktur.
Çünkü bazı bağlar nüfus kâğıdına değil, insanın yüreğine yazılır.
Sen benim yüreğime yazıldın kızım.
Hem de silinmeyecek bir mürekkeple.
Babanın Işığı
Hayatımın kalan bölümünü güzel yaşamak istiyorum.
Yaşadığım iyiliklerden de kötülüklerden de öğrendiklerimle daha sakin, daha olgun, daha iyi bir insan olmaya çalışıyorum.
Ama kaç yaşına gelirsem geleyim sen benim için hep bir tarafıyla Sayapark’taki kalabalığın içinden bana doğru yürüyen o küçük kız olarak kalacaksın.
Ben de sana sarılıp beş aylık hasreti birkaç saniyede gidermeye çalışan o baba…
Belki yıllar geçecek.
Sen büyüyeceksin.
Kendi hayatını kuracaksın.
Belki başka bir şehirde yaşayacaksın.
Belki çok mutlu olacaksın.
Umarım öyle olursun.
Ben de yaşlanacağım.
Saçlarım biraz daha ağaracak.
Adımlarım yavaşlayacak.
Belki bir gün telefonun çalacak ve artık benim sesimi duyamayacağın bir dünyanın başladığını öğreneceksin.
İşte o gün kızım…
Sakın “Keşke babamı daha çok arasaydım” diye kendini üzme.
Sakın “Keşke daha çok görüşseydik” diye kendini suçlama.
Çünkü ben senden hiçbir zaman bunun hesabını istemedim.
İstemeyeceğim.
Ben seni kaç gün gördüğümü saymadım.
Sana kaç kez sarıldığımı da…
Ben yalnızca baban olduğum için seni sevdim.
Bir gün hayat seni çok yorarsa…
Kalbin kırılırsa…
Herkes üzerine geliyor gibi hissedersen…
Bir gece kendini dünyada yapayalnız sanırsan…
Bu mektubu bul ve yeniden oku.
Sonra gözlerini kapat.
Sayapark’taki o günü hatırla.
Kalabalığın içinden birbirimize doğru yürüdüğümüzü…
Sana sarıldığımı…
Başımı saçlarına yaslayıp kokunu içime çektiğimi…
Ve hiç söylemesem bile içimden geçen şu cümleyi hatırla:
“İşte benim kızım…”
Ben bir gün olmayabilirim kızım.
Ama bil ki bu dünyada bir adam yaşadı.
Sen doğduğun gün hayatının en güzel unvanını aldı:
Baba.
O adam bazen hata yaptı.
Bazen üzüldü.
Bazen sustu.
Bazen seni çok özlediği hâlde seni üzmemek için bekledi.
Ama senden hiç vazgeçmedi.
Ve senden hiçbir zaman ayrılmadı.
Bir gün senin de bir kızın olursa…
Onu kucağına al.
Sıkıca sarıl.
Saçlarının kokusunu içine çek.
Sonra ona benden kalan şu cümleyi söyle:
“İnsan sevdiğinden ayrılabilir; ama evladından vazgeçemez.”
Ve ona biraz daha sıkı sarıl kızım.
Biraz kendin için…
Biraz benim için…
Biraz da yaşayamadığımız o günler için.
Çünkü belki o gün ben bu dünyada olmayacağım.
Ama sen kızına sarılırken,
ben yine sana sarılıyor olacağım.
İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar


