Zamansız Öten Horoz
ilker Taşyürek
Zamansız Öten Horoz
Doğru Bildiğini Söylemenin Bedeli
İnsan yaş aldıkça kendisini daha iyi tanıdığını sanıyor. Oysa ben, yaş aldıkça insanın kendisiyle ilgili yeni odalar keşfettiğini düşünüyorum. Bazı kapıları yıllarca açmıyorsunuz. Önünden yüzlerce kez geçiyorsunuz ama içeride ne olduğunu merak etmiyorsunuz. Sonra bir gün küçücük bir olay, basit bir cümle, tutulmayan bir söz o kapının koluna dokunuyor ve birden bütün geçmişiniz önünüze dökülüyor.
Ben kendimi çok irdeleyen bir insanım.
Yaptığım bir davranıştan sonra dönüp kendime bakarım:
“Acaba doğru mu yaptım?”
“Benim çok doğru dediğim şeyin, benim göremediğim bir yanlışı var mı?”
“Biraz daha susabilir miydim?”
“Karşımdakini gereksiz yere mi kırdım?”
Hatta bazen tartışma bitmiş, insanlar evlerine gitmiş, hayat normal akışına dönmüş olur; benim kafamın içinde mahkeme hâlâ devam eder.
Sanık da benimdir.
Savcı da.
Avukat da.
Hâkim de…
Son zamanlarda kendimde yıllardır var olan ama adını yeni koyabildiğim bir özelliği daha fark ettim:
Ben, insanların ağzından çıkan söze çok önem veriyorum.
Benim İçin Söz, Sadece Söz Değildir
Bir insan bana:
“Şu an çok yoğunum, sonra seni arayayım.”
dediğinde benim dünyamda küçük bir anlaşma yapılmış oluyor.
Aradığında, belki söylediğinden üç saat sonra, belki akşam, belki ertesi gün…
Hiç sorun değil.
Hatta içimden şöyle geçiriyorum:
“Demek gerçekten yoğundu. Ama bak, işi biter bitmez beni unutmadı.”
Fakat aramazsa…
İşte benim içimde başka bir mekanizma çalışmaya başlıyor.
Ben artık onun yoğunluğunu değil, onun hayatındaki yerimi sorguluyorum.
“Demek ki söylediği söz onun için önemli değildi.”
Sonra çok hızlı bir biçimde başka bir düşünce geliyor:
“Demek ki ben de yeterince önemli değilim.”
Bir arkadaşım, kardeşim ya da hayatımdaki herhangi bir insan:
“Cuma günü şuraya gidelim.”
dediğinde ben cuma günümü ona göre ayarlarım.
Saat söylediyse saatimi ona göre düzenlerim.
Başka birisi aynı saate bir şey önerirse, “Benim sözüm var.” derim.
Çünkü benim dünyamda verilen söz, insanın ağzından çıktıktan sonra artık yalnızca bir cümle değildir; karşı tarafta kurulmuş bir beklentidir.
Elbette hayat bu…
Hastalık olur.
İş çıkar.
Trafik olur.
İnsan yorulur.
Fikrini değiştirir.
Bunların hiçbirine kızmam.
Ama arayıp:
“İlker, kusura bakma. Bugün olmayacak.”
denmesini beklerim.
Çünkü mesele buluşamamak değildir.
Mesele, karşındaki insanın hayatında senin varlığının hesaba katılıp katılmadığıdır.
Belki de ben yıllarca tam burada yoruldum.
Doğrucu Davut Olmanın Bedeli
Söz meselesi yalnızca bunun bir parçası aslında.
Ben doğru bildiğim şeyi savunma konusunda da hayatım boyunca biraz fazla ısrarcı oldum.
Sonra dönüp kendimi çok yargıladığım oldu:
“Ne olurdu biraz sussaydın?”
“Her doğru her yerde söylenir mi?”
“Bir kere de ‘he he’ deyip geçseydin.”
“Karşındaki insanı kırmaya değer miydi?”
Bazen cevap veremiyorum.
Çünkü biliyorum ki bazı dostluklarımı bu yüzden kaybettim.
Bazı ortamlarda antipatik bulundum.
Bazı insanlara göre fazla katıydım.
Bazılarına göre fazla saf.
Bazılarına göre patavatsız.
Bazılarına göre de “dünyayı değiştirmeye çalışan bir hayalperest…”
Belki hepsinde biraz haklılık payı vardı.
Çünkü hayat bana zaman zaman şunu düşündürdü:
Bu dünyada yaşayabilmek için biraz kirlenmek mi gerekiyor?
Yalan söylemek şart değil belki ama hiç olmazsa bazı yalanları görmezden gelmek mi lazım?
Üçkâğıtçılığa ortak olmak değil ama:
“Beni ilgilendirmez.”
demeyi öğrenmek mi gerekiyor?
Acaba ben fazla steril bir dünyada yaşamaya çalışan biri miyim?
Hani insan vücudunun bağışıklık kazanması için doğayla, toprakla, mikroplarla belli ölçüde karşılaşması gerekir ya…
Bazen kendi kendime soruyorum:
Bu dünyanın yalanına, dolanına, ikiyüzlülüğüne karşı da biraz bağışıklık kazanmak mı gerekiyor?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
Ben bir türlü alışamadım.
Zamansız Öten Horoz
Kendimi bazen köyün zamansız öten horozu gibi hissediyorum.
Herkes sessiz.
Herkes durumdan memnun görünmeye çalışıyor.
Herkes birbirinin yüzüne gülümsüyor.
Ama ortada yanlış bir şey var.
İçimdeki ses susmuyor.
“Konuş.”
diyor.
“Bunu söylemen lazım.”
Ben de söylüyorum.
Sonra bir anda bütün başlar bana dönüyor.
Birisi:
“Şimdi bunun sırası mıydı?”
diyor.
Diğeri:
“Sen de her şeyi büyütüyorsun.”
Bir başkası sessizce uzaklaşıyor.
Ve bir süre sonra fark ediyorsunuz ki yanlış hâlâ orada duruyor ama yanlışın yanlış olduğunu söyleyen insan olarak ortamdan elenen siz olmuşsunuz.
İşte insan o zaman kendisini sorguluyor:
“Acaba problem gerçekten bendeydi?”
Bu sorunun cevabını yıllarca aradım.
Bir Reiki Seansında Açılan Eski Bir Kapı
Yıllar önce çok ilgilendiğimiz bir öğrencimizin velisi bir gün bana:
“Hocam, siz bizim çocuğumuz için çok şey yaptınız. Ben de sizin için bir şey yapmak istiyorum. Reikiyle ilgileniyorum. İzin verirseniz size bir seans uygulamak isterim.”
dedi.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu konulara çok hâkim değildim. Biraz merak ettim, biraz da onun iyi niyetine karşılık vermek istedim.
Kabul ettim.
Seans sırasında bana bazı sorular sormaya başladı.
Hayatımda beni çok etkileyen yakın tarihli bir olay…
Sonra onun daha öncesinde yaşadığım başka bir olay…
Sonra daha gerisi…
Derken çocukluğuma kadar indik.
Elbette bunu bilimsel bir teşhis olarak anlatmıyorum. Ama o gün bana söylediği bir cümle, kendi hayatımı başka bir pencereden görmeme neden oldu.
Şöyle dedi:
“Hocam, siz sanki çocukluğunuzdan beri haksızlığa uğradığınızı düşünmüşsünüz. Sonra da bütün hayatınızı haksızlıklarla mücadele etmeye adamışsınız.”
Bir an sustum.
Çünkü gözümün önünden hayatım geçti.
Çocukken arkadaş gruplarının önüne düşmem…
Daha sonra sendikal mücadeleler…
Dernek yöneticilikleri…
Atatürkçü Düşünce Derneği’nde üstlendiğim görevler…
Belediye başkanlığı aday adaylıklarım…
Televizyon programlarım…
Yazılarım…
Eğitim hayatım…
Bir anda birbirinden bağımsız sandığım bütün parçalar sanki aynı ipin üzerine dizilmiş boncuklara dönüştü.
Belki gerçekten de bilinçaltımda kendime bir görev vermiştim:
Haksızlık gördüğün yerde susmayacaksın.
Peki bu nereden gelmişti?
Üç Yaşındaki Bir Çocuğun Adalet Arayışı
Çocukluğuma gittim.
Üç yaşındayım.
Konya Ereğli’de, Torosların eteklerinde sert bir kış…
Kar bazı yerlerde çocuk boyuna yaklaşıyor.
Musluklar donuyor.
Annem dışarıdan aldığı çamaşırları eve getirdiğinde pantolonların paçaları, gömleklerin kolları soğuktan tahta gibi olmuş.
Evin ortasında yanan soba…
Soba borusunun çevresinde açılıp kapanan metal askılar…
Annem donmuş çamaşırları oralara seriyor.
Sobanın sıcaklığıyla yavaş yavaş çözülüyorlar.
İşte kardeşim böyle bir kışın tam ortasında dünyaya geliyor.
Üstelik doğduğu ilk dakikadan itibaren hayatla kavga ederek…
Doğum evde gerçekleşiyor. Kardeşim dünyaya geliyor ama beklenen o ilk ses duyulmuyor.
Ağlamıyor.
Nefes almıyor.
O anda evin içerisindeki sevincin nasıl bir korkuya dönüştüğünü bugün ancak anlatılanlardan hayal edebiliyorum.
Ebe, bebeğin nefes almasını sağlamak için ilk müdahalesini yapıyor. Yeni doğmuş bir bebeğe yapılan o bildik hareketle poposuna vuruyor.
Bir kez…
Bir kez daha…
Ama ses yok.
Kardeşim hâlâ ağlamıyor.
Nefes alamayan küçücük bir beden…
Dışarıda dondurucu bir Konya Ereğli kışı…
İçeride ise birkaç insan, küçücük bir bebeği hayata döndürmeye çalışıyor.
Ebe sonunda daha sert bir yönteme başvurmak zorunda kalıyor.
Kardeşimin küçücük bedeninin üzerine baştan aşağı soğuk su döküyor.
Amaç onu bir anda irkiltmek, vücudunda güçlü bir refleks yaratmak ve nefes almasını sağlamak.
Ve o ani şokla kardeşim sonunda nefes alıyor.
Ardından o beklenen ses geliyor.
Ağlıyor.
Belki o anda evde bulunan herkes için dünyanın en güzel sesi o ağlayış oluyor.
Çünkü o ağlama:
“Ben buradayım.”
demek.
“Yaşıyorum.”
demek.
“Hayata tutundum.”
demek.
Fakat kardeşimin hayat mücadelesi o ağlamayla bitmiyor.
Tam tersine, daha yeni başlıyor.
Ailemizin yıllarca anlattığı biçimiyle, o dondurucu kışta küçücük bedenine dökülen soğuk suyun ardından kardeşim ağır biçimde hastalanıyor ve zatürreye yakalanıyor.
Yani dünyaya gözlerini açtığı ilk dakikalarda ölümün elinden çekilip alınan o küçücük çocuk, bu kez zatürreyle mücadele etmek zorunda kalıyor.
Daha hayatının ilk günlerinde…
Daha annesinin sıcaklığını yeni tanırken…
Daha dünyaya geldiğini bile anlayamadan…
Hayatta kalabilmek için ikinci kez savaşmaya başlıyor.
Doktora götürüyorlar.
Doktor çocuğun durumuna bakıyor.
Çok zayıf.
Çok güçsüz.
Zatürre ağır.
Hava buz gibi.
Ve aileme, neredeyse umut bırakmayan bir değerlendirmede bulunuyor:
“Bu çocuk bu kadar zayıflıkla, bu zatürreyle, bu soğukta yaşayamaz. Bir ay içerisinde kaybedebilirsiniz.”
Düşünüyorum da…
Bir anne için bundan ağır hangi cümle olabilir?
Kucağında daha yeni doğmuş bebeği var ve bir doktor size onun yaşayamayabileceğini söylüyor.
Ama annemle babam kabul etmiyorlar.
Teslim olmuyorlar.
O yıllarda öğretmen okullarında görev yapan sağlık memurlarının da desteğiyle kardeşimi yaşatmak için büyük bir mücadele veriyorlar.
Geceler…
İlaçlar…
Bakımlar…
Endişeler…
Başında beklemeler…
Nefesini kontrol etmeler…
Ve sonunda kardeşim hayata tutunuyor.
Fakat yaşadığı o ağır başlangıç bedeninde iz bırakıyor.
Çok zayıf bir çocuk olarak büyüyor.
Öyle zayıf ki çocuk aklımızla ona bazen “iskelet” diye takılıyoruz.
Göğsüne baktığınızda küçücük kalbinin atışını neredeyse derisinin altından görebiliyorsunuz.
Ben onu çok seviyorum.
Zaten çocukluğumun en yakın oyun arkadaşı o.
Ama aramızda yalnızca üç yaş var.
Ben de çocuğum.
İşte sorun tam burada başlıyor.
Bir oyuncağı paylaşamıyoruz.
O ağlıyor.
Annem geliyor:
“Sen büyüksün. Kardeşin hasta.”
diyor.
Oyuncağı benim elimden alıp ona veriyor.
Bazen babam maaşını aldığında eve küçücük mutluluklar geliyor.
Bir yiyecek…
Bir meyve…
Bir oyuncak…
Kardeşim isteyince annem:
“Sen idare et oğlum, kardeşin küçük, hem de hasta.”
diyor.
Bugünkü aklımla annemi de babamı da sonuna kadar anlıyorum.
Hatta aynı durumda olsam belki ben de aynı şeyi yapardım.
Onlar daha doğduğu ilk dakikada nefessiz kalan, soğuk suyla hayata döndürülmeye çalışılan, ardından zatürreyle ölümün kıyısına gelen çocuklarını yaşatmaya çalışıyorlardı.
Ama bugün şunu da biliyorum:
Ben de üç yaşında bir çocuktum.
Benim aklım yetişkinlerin gerekçelerini anlamıyordu.
Benim dünyamda bir tek soru vardı:
“Peki neden hep ben?”
Belki kimse bana haksızlık yapmak istemedi.
Ama üç yaşındaki İlker böyle hissetti.
Ve galiba o çocuk hayatım boyunca içimde yaşamaya devam etti.
Babamdan Beklediğim O Alkış
Sonra büyüdüm.
Hayata hırsla sarıldım.
Çok çalıştım.
Okulda başarılı oldum.
Derslerimde öne çıktım.
Futbol oynadım.
Voleybol oynadım.
Tiyatroyla ilgilendim.
Müzikle uğraştım.
Öğretmenlerim beni takdir etti.
Arkadaşlarım arasında sevildim.
Örnek gösterildiğim zamanlar oldu.
Ama insanın hayatında bazı kişilerin bir tek cümlesi, kalabalıkların alkışından daha değerlidir.
Benim için o insan babamdı.
Öğretmendi.
Benim kahramanımdı.
Benim idolümdü.
Belki o beni çok seviyordu.
Belki benimle gurur da duyuyordu.
Ama çocuk İlker’in duymak istediği kadarını her zaman duymadım.
Bu yüzden galiba daha çok çalıştım.
Bir başarı daha…
Bir görev daha…
Bir mücadele daha…
Belki içimde bir yerlerde hâlâ şunu bekliyordum:
“Bak oğlum, seninle gurur duyuyorum.”
İnsan bazen hayatı boyunca başkalarının peşinden koştuğunu sanırken aslında çocukluğunda alamadığı tek bir alkışın peşinden koşuyormuş.
Bunu anlamam çok uzun yıllarımı aldı.
Annemle Babam Arasında Bile Hakemdim
Bu doğruluk meselesi çocuklukta öyle yerleşmiş ki annemle babam tartıştığında bile taraf tutamazdım.
Babam haklıysa:
“Babam haklı.”
derdim.
Annem alınırdı.
Annem haklıysa:
“Annem haklı.”
derdim.
Babam gücenirdi.
Yani anlayacağınız…
Kimseye yaranamazdım.
Aslında hâlâ çok değiştiğim söylenemez.
Hayatta sevdiğim insanı savunmakla onun yaptığı yanlışı savunmak arasındaki farkın çok büyük olduğuna inanıyorum.
Ben bir insanı çok sevebilirim.
Ama yanlışını doğru diye anlatamam.
Çünkü benim için sevgi körlük değil.
Dostluk susmak değil.
Sadakat de yanlışın arkasında hizaya girmek hiç değil.
Belki en çok da bu yüzden bazı insanlarla yollarımız ayrıldı.
“Biz Bu Toplumun Delileriyiz İlkerciğim”
Yıllar önce Sun TV’de Yükselen Deniz adlı programı yapıyordum.
Programlarımdan birinde, çok sevdiğim ağabeyimiz, rahmetli Soyer Şimşek’i konuk etmiştim.
Sohbet sırasında bana unutamayacağım bir örnek verdi.
Bir köy düşün, dedi.
Köyün ortasından bir nehir geçiyor.
Kışın sular yükseliyor, nehrin yatağı değişiyor.
Bahar geliyor, sular biraz çekiliyor.
Ama köylünün tarlalarının yarısı nehrin karşı tarafında.
Karşıya geçmeleri lazım.
Nereden geçeceklerini bilmiyorlar.
Köylüler önce sığ olduğunu düşündükleri bir yeri belirliyorlar.
Sonra kimi çağırıyorlar?
Köyün delisini…
“Hadi bakalım, şuradan karşıya geç.”
diyorlar.
Deli suya giriyor.
Akıntıya direniyor.
Ayağı kayıyor.
Biraz yalpalıyor.
Ama karşı tarafa ulaşırsa herkes rahatlıyor.
Çünkü artık yol belli.
Bütün yaz köylü aynı yerden karşıya geçiyor.
Sonra Soyer ağabey bana dedi ki:
“İlkerciğim, biz de bu toplumun biraz o delileriyiz.”
Laiklik konusunda:
“Siz önden yürüyün.”
diyorlar.
Cumhuriyet konusunda:
“Siz önden yürüyün.”
Kadın-erkek eşitliği…
İnsan hakları…
Demokrasi…
Atatürk devrimleri…
Bağımsızlık…
“Haydi bakalım önce siz suya girin.”
Ben bu hikâyeyi hiç unutmadım.
Çünkü hayatımın özeti gibiydi.
Don Kişot’un Yel Değirmenleri
Benim içimde biraz Don Kişot var.
Yel değirmenlerinin aslında dev olmadığını biliyorum artık.
Ama bazen yine de mızrağı alıp üzerlerine gidiyorum.
Belki akıllıca değil.
Belki dünyaya uyum sağlamanın yolu bu değil.
Belki bazı şeyleri görmezden gelmek insanı daha rahat yaşatırdı.
Belki daha fazla dostum olurdu.
Belki bazı ilişkilerim bozulmazdı.
Belki daha fazla insan:
“Ne uyumlu adam.”
derdi.
Ama geceleri başımı yastığa koyduğumda içimde başka bir İlker var.
O bana şunu soruyor:
“Bugün sustuğun şey, gerçekten susmaya değer miydi?”
İşte ben en çok ona cevap vermekten korkuyorum.
Çünkü başkalarına hesap vermemek kolay.
İnsan isterse kaçabilir.
Ama kendi vicdanından kaçabileceği bir şehir henüz kurulmadı.
Belki Biraz Daha Yumuşak Olmayı Öğrenmeliyim
Bugün geldiğim noktada şunu da kabul ediyorum:
Benim doğru dediğim her şey mutlak doğru olmayabilir.
Ben de yanılabilirim.
Ben de insanları yanlış anlayabilirim.
Ben de bir sözü gereğinden fazla büyütebilirim.
Ben de karşımdaki insanın hayatındaki bütün şartları bilemem.
Belki birinin beni aramaması her zaman bana değer vermediği anlamına gelmez.
Belki unutmuştur.
Belki gerçekten tükenmiştir.
Belki kendi içinde benim bilmediğim bir savaş veriyordur.
Bunları öğreniyorum.
Hâlâ öğreniyorum.
Belki benim bundan sonraki sınavım doğruluktan vazgeçmek değil; doğruyu daha incitmeden söylemeyi öğrenmek.
Susmak değil…
Üslubu değiştirmek.
Yanlışa ortak olmak değil…
Karşımdaki insanın dünyasını da anlamaya çalışmak.
Çünkü haklı olmakla iyi olmak bazen aynı şey değildir.
Ve insan bazen yüzde yüz haklı olduğu bir tartışmadan, sevdiği bir insanı kaybederek çıkabilir.
O zaman zafer dediğimiz şey biraz anlamsızlaşır.
Fakat Bir Şeyi Değiştiremiyorum
Yine de bütün bunları yazdıktan sonra kendime dönüp baktığımda görüyorum ki bazı taraflarımız bizim tercihimiz olmaktan çıkıyor.
Karakterimiz oluyor.
Ben verilen sözün kıymetli olduğuna hâlâ inanıyorum.
Bir insan:
“Arayacağım.”
diyorsa aramalı.
Arayamıyorsa:
“Arayamadım.”
demeli.
“Geleceğim.”
diyorsa gelmeli.
Gelemiyorsa haber vermeli.
Bir insanın karşısındakine gösterebileceği en büyük saygılardan biri, onun zamanını ve beklentisini önemsemektir.
Ben doğru bildiğim şeyleri de savunmaya devam edeceğim.
Belki artık daha yumuşak bir sesle…
Belki daha çok dinleyerek…
Belki karşımdakinin de bir hikâyesi olduğunu unutmadan…
Ama sırf bir masada kalabilmek için yanlışın önünde başımı eğemem.
Sırf kalabalıkta yalnız kalmamak için kendime ihanet edemem.
Çünkü insanın bazen yalnızlığı, yanlış insanların arasında kabul görmekten çok daha onurludur.
Son Alkış
Bugün geriye dönüp baktığımda önümde uzun bir yol mu kaldı, kısa bir yol mu, bilmiyorum.
İnsan kendi takviminin son yaprağını göremiyor.
Ama şunu biliyorum:
Bir gün benim de bütün görevlerim bitecek.
Okulların koridorlarında sesim duyulmayacak.
Televizyon stüdyolarındaki ışıklar benim için yanmayacak.
Yazılarımın altına yeni tarihler atılmayacak.
Toplantılar bitecek.
Konuşmalar bitecek.
Mücadeleler bitecek.
Belki benim adımı bilen insanların sayısı da zamanla azalacak.
Bütün bunların hiçbir önemi yok.
Çünkü hayatın sonunda insanın yanında götürdüğü makamı yok.
Unvanı yok.
Parası yok.
Alkışı yok.
Bir tek kendi hikâyesi var.
Ve ben kendi hikâyemin son cümlesinin şöyle olmasını isterim:
“Bu adam bazen çok konuştu.
Bazen gereksiz yere direndi.
Bazen yanlış anlaşıldı.
Bazen sevdiği insanları bile kırdı.
Bazen zamansız öten horoz oldu.
Bazen Don Kişot gibi yel değirmenlerine saldırdı.
Ama bildiği yanlışa doğru demedi.
Bir insanın verdiği sözü önemsedi.
Haksız gördüğünün karşısında durdu.
Elinden geldiğince çocuklara iyi bir öğretmen, insanlara güvenilir bir dost ve yaşadığı topluma yararlı bir insan olmaya çalıştı.”
İşte benim istediğim alkış budur.
Belki babamdan çocukken beklediğim o alkışı hayat boyunca başka yerlerde aradım.
Öğretmenlerimde…
Öğrencilerimde…
Arkadaşlarımda…
Kalabalıklarda…
Toplumda…
Ama şimdi anlıyorum ki insanın hayatındaki en büyük alkış dışarıdan gelmiyormuş.
Bir gün bütün sesler sustuğunda, aynadaki adama bakıp:
“Elinden geleni yaptın İlker.”
diyebilmektir.
O gün üç yaşındaki o çocuk da orada olacak biliyorum.
Oyuncağı elinden alınmış, “Sen büyüksün.” denmiş, daha çocukken büyük olmak zorunda bırakılmış o küçük çocuk…
Belki ilk defa ona eğilip şöyle diyeceğim:
“Artık kimseye kendini kanıtlamak zorunda değilsin.
Yeterince mücadele ettin.
Yeterince koştun.
Yeterince sevdin.
Yeterince düştün ve kalktın.
Sana yapılan her haksızlığın hesabını dünyadan soramadın belki…
Ama sen dünyaya haksızlık etmemeye çalıştın.”
Ve sanırım…
Ömrümün sonunda duyabileceğim en büyük alkış, işte o küçük çocuğun gözlerimin içine bakıp sessizce gülümsemesi olacak.
Çünkü bazı insanlar dünyayı değiştiremez.
Bazıları nehirlerin yönünü çeviremez.
Bazıları yel değirmenlerini yenemez.
Ama yine de suya ilk adımı atarlar.
Belki arkasından kimse gelmez.
Belki akıntı onları savurur.
Belki herkes kıyıdan bakıp:
“Deli…”
der.
Varsın desinler.
Ben hayatım boyunca o nehre girmekten korkmadım.
Bundan sonra da korkmayacağım.
Çünkü günün sonunda benim için asıl mesele karşı kıyıya ulaşıp ulaşamamak değil.
Mesele, herkes kıyıda beklerken doğru bildiğim yöne doğru ilk adımı atabilecek cesareti hâlâ taşıyabiliyor olmak.
Ve eğer bir gün benden geriye tek bir cümle kalacaksa…
Makamlarımı, görevlerimi, unvanlarımı değil;
şunu yazsınlar:
“İlker Taşyürek geçti bu dünyadan.
Bazen zamansız öttü…
Ama hiçbir zaman başkasının sabahına göre susmadı.”
İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar


