Darbelerden Kutuplaşmaya: Oyuncular Değişiyor, Peki Düzen Değişiyor Mu?
ilker Taşyürek
Darbelerden Kutuplaşmaya: Oyuncular Değişiyor, Peki Düzen Değişiyor mu?
Türkiye’nin yakın siyasi tarihine yalnız seçim sonuçlarından bakarsak birçok şeyi göremeyiz. Çünkü bu ülkede iktidarlar değişti, partiler kapandı, yenileri kuruldu, liderler geldi geçti; fakat toplumu yönlendiren siyasal yöntemler, ekonomik tercihler ve güç ilişkileri çoğu zaman sandığımız kadar hızlı değişmedi.
Ben meseleye ne komplo teorileriyle ne de romantik bir geçmiş özlemiyle bakıyorum.
Bir eğitimci olarak öğrendiğim bir şey varsa, sonuçları anlamanın yolunun nedenleri doğru analiz etmekten geçtiğidir.
Bir Atatürkçü olarak da meseleye yalnız “bizden olanlar ve olmayanlar” penceresinden bakmayı doğru bulmuyorum. Çünkü Atatürkçülük benim için önce akıl, bilim, bağımsız düşünce, halk egemenliği ve çağdaşlaşmadır.
Bugünün Türkiye’sini anlayabilmek için bu nedenle biraz geriye gitmemiz gerekiyor.
Çünkü darbelerle bastırılan toplumsal muhalefetten 2007 Cumhuriyet Mitinglerine, Biz Kaç Kişiyiz hareketinden Yeni Parti deneyimine ve bugün yeniden ortaya çıkan siyasi yapılanmalara kadar uzanan çizgide üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir soru var:
Türkiye’de muhalefet gerçekten sistemi değiştirecek bir toplumsal güç mü oluşturuyor, yoksa zaman zaman sistemin yeniden kendisini üretmesine istemeden yardımcı mı oluyor?
Darbeler Sadece Hükümetleri Devirmedi
Türkiye darbelerden çok çekti.
27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve daha sonraki askeri müdahaleler yalnız iktidardaki siyasetçileri hedef almadı.
Her müdahale siyasal kültürü de değiştirdi.
Partiler kapatıldı.
Siyasetçiler yasaklandı.
İnsanlar tutuklandı.
Sendikal örgütlenmeler sınırlandırıldı.
Üniversiteler, meslek kuruluşları, gençlik hareketleri ve toplumsal muhalefet büyük darbeler aldı. Türkiye’deki askeri müdahalelerin ardından parti kapatmaları, siyasi davalar, yasaklar ve mahkûmiyetlerin siyaseti uzun süre etkilediği tarih araştırmalarında açık biçimde ortaya konuluyor. (DergiPark)
Özellikle 12 Eylül’ü yalnızca “sağ-sol çatışmasını bitiren darbe” diye anlatmak tarihi eksik okumaktır.
12 Eylül aynı zamanda örgütlü toplumun önemli bölümünü dağıttı.
İnsanların siyasete katılmasını değil siyasetten uzak durmasını teşvik eden yeni bir toplumsal düzen oluşturuldu.
Toplumun hafızasına şu düşünce yerleştirildi:
“Siyasete fazla karışma.”
Bence Türkiye’nin bugün hâlâ aşamadığı temel meselelerden biri tam olarak budur.
Demokrasiyi yalnız seçim günü sandığa gitmek olarak görmeye başladık.
Oysa demokrasi yurttaşın örgütlü olmasıdır.
Soru sormasıdır.
Denetlemesidir.
Üretmesidir.
Hesap sormasıdır.
12 Eylül Sonrasında Yalnız Siyaset Değil Ekonomi De Değişti
Burada üzerinde çok az durulan başka bir nokta var.
12 Eylül’den birkaç ay önce 24 Ocak 1980 ekonomik kararları alınmıştı.
Türkiye’nin ekonomik modeli giderek değişiyordu.
İthal ikameci modelden dışa açık, ihracata ve piyasa mekanizmalarına daha fazla ağırlık veren yeni bir ekonomik yapıya geçiliyordu. Akademik çalışmalar 24 Ocak kararlarını Türkiye’deki neoliberal dönüşümün temel dönüm noktalarından biri olarak değerlendiriyor; 12 Eylül sonrasında bu politikaların uygulanmasının kolaylaştığına dikkat çekiyor. (DergiPark)
Bunu söylerken serbest piyasanın bütünüyle yanlış olduğunu veya özel girişimin gereksiz olduğunu söylemiyorum.
Meselem başka.
Siyasi iktidarlar değişirken ekonomik düzenin temel doğrultusunun ne kadar değiştiğine bakmak gerektiğini söylüyorum.
1980’lerden sonra farklı partiler hükümet oldu.
ANAP geldi.
DYP geldi.
SHP ve CHP hükümetlerde yer aldı.
DSP iktidara geldi.
Koalisyonlar kuruldu.
AKP iktidarı başladı.
Siyasi söylemler değişti.
Fakat ekonominin temel yönelimlerinde dikkate değer bir süreklilik de yaşandı. AKP dönemini de 1980 sonrasında başlayan neoliberal yapısal dönüşümün devamı olarak inceleyen akademik çalışmalar bulunuyor. (DergiPark)
İşte “patronlar değişmedi” derken kastettiğim şey bir masanın etrafında oturup Türkiye’yi yöneten gizli insanlar değildir.
Böyle düşünmek bilimsel olmaz.
Benim kastettiğim yapısal sürekliliktir.
Sermaye ilişkileri…
Finans sistemi…
İhale düzenleri…
Medya-sermaye-siyaset ilişkileri…
Uluslararası ekonomik bağımlılıklar…
Devlet kaynaklarının paylaşım biçimleri…
Ve siyasetçinin değişmesine rağmen çoğu zaman değişmeyen ekonomik öncelikler.
Oyuncular değişebilir.
Ama oyun aynı kurallarla oynanıyorsa vatandaşın hayatında beklenen dönüşüm gerçekleşmez.
Darbenin Yerini Zamanla Kutuplaşma Mı Aldı?
Geçmişte toplumsal muhalefeti bastırmanın en kaba yöntemi askeri müdahaleydi.
Bugünün dünyasında bunun maliyeti çok daha yüksek.
Fakat toplumları yönetmenin başka yöntemleri var.
Bunlardan biri kutuplaşmadır.
İnsanları ekonomik çıkarları üzerinden değil kimlikleri üzerinden ayırırsanız siyaset farklı çalışmaya başlar.
İşçi patronuyla aynı siyasi kimlikte olduğu için ücretini konuşmayı bırakabilir.
Emekli maaşını unutup yaşam biçimini savunmaya başlayabilir.
Çiftçi ürününün maliyetini değil karşı mahallenin siyasi kimliğini tartışabilir.
İnsan:
“Nasıl yaşayacağım?”
sorusundan uzaklaşır,
“Kimdenim?”
sorusuna yönelir.
Siyaset bilimi literatürü de kutuplaşmanın yalnız siyasi görüş farklılığı olmadığını; sosyal kimlik, grup aidiyeti, ekonomik eşitsizlikler ve psikolojik mekanizmalarla iç içe geçtiğini gösteriyor. (DergiPark)
Bunun sonucunda demokrasi fikirlerin yarışması olmaktan çıkar.
Mahallelerin savaşı haline gelir.
Ve mahalle savaşında insanlar kendi liderlerinden hesap sormaz.
Çünkü lider artık siyasetçi değil mahallenin sembolüdür.
2007 Bize Çok Önemli Bir Ders Verdi
2007 Cumhuriyet Mitinglerini hatırlıyorum.
Türkiye’nin meydanlarında olağanüstü bir toplumsal hareketlilik vardı.
Ardından 22 Temmuz seçimleri geldi.
AKP yüzde 46’nın üzerinde oy aldı.
Seçim sonrasında Tuncay Özkan’ın öncülüğünde Biz Kaç Kişiyiz hareketi ortaya çıktı. Özkan’ın kendi anlatımına göre internet üzerinden başlayan harekete daha ilk haftada yaklaşık 300 bin kişi başvurmuş, daha sonra çok daha büyük rakamlara ulaşılmıştı. (Vikikaynak)
İnsanlar heyecanlandı.
“Demek yalnız değilmişiz” dediler.
Ardından bu toplumsal enerjinin siyasete taşınması düşüncesi doğdu.
Tuncay Özkan 2008 başında yeni bir siyasi oluşum mesajını açık biçimde vermeye başladı. (Habertürk)
Sonunda Yeni Parti ortaya çıktı.
Ama büyük toplumsal hareketlilik aynı büyüklükte bir seçim gücüne dönüşmedi.
Burada kendimize dürüstçe sormamız gereken soru şudur:
Neden?
Çünkü meydanı dolduran insanların aynı konuda birleşmesi, ülkeyi nasıl yönetecekleri konusunda da anlaştıkları anlamına gelmiyordu.
Atatürk diyebilirsiniz.
Cumhuriyet diyebilirsiniz.
Laiklik diyebilirsiniz.
Bağımsızlık diyebilirsiniz.
Bunların hepsinin arkasında milyonlar birleşebilir.
Ama siyaset başladığında vatandaş başka sorular sorar:
Ekonomiyi nasıl düzelteceksiniz?
Emekliyi nasıl yaşatacaksınız?
Tarımı nasıl ayağa kaldıracaksınız?
Üretimi nasıl artıracaksınız?
Çocuğuma nasıl eğitim vereceksiniz?
Hukuku nasıl güvenilir hale getireceksiniz?
İşte toplumsal hareket ile iktidar alternatifi arasındaki mesafe burada ortaya çıkar.
Aynı Hatayı Bugün Yapmamalıyız
Bugün Türkiye yeniden büyük bir siyasi dönüşümün içerisinde.
Özgür Özel ve 91 milletvekilinin CHP’den ayrılarak 24 Temmuz 2026’da Yeni Parti’nin kuruluşunda yer alması, sıradan bir parti kuruluşu değildir. Yeni yapı daha ilk günden Meclis’in ikinci büyük partisi konumuna geldi. (euronews)
Özgür Özel’in açıkladığı modelde genel başkan dahil yöneticilerin doğrudan üyeler tarafından belirlenmesi, mahalle ve ilçe meclislerinin güçlendirilmesi ve farklı siyasi kimliklerden yurttaşların partiye davet edilmesi önemli iddialardır. (euronews)
Bunların demokratik siyasete katkı verebilme ihtimali vardır.
Fakat bir tehlike de vardır.
Eğer bu yeni hareket:
AKP karşıtlığına,
CHP ile hesaplaşmaya,
kimlik tartışmasına
ve
“gerçek Cumhuriyetçi kim?”
kavgasına sıkışırsa,
2007’de yaşanan hataların başka biçimde yeniden üretilmesi mümkündür.
Çünkü AKP açısından en rahat siyaset ortamlarından biri ekonomik başarısının değil kimliğinin tartışıldığı ortamdır.
Hayat pahalılığının konuşulmadığı,
emeklinin unutulduğu,
üretimin tartışılmadığı,
gençlerin gelecek kaygısının ikinci plana düştüğü,
ama herkesin birbirine bağırdığı bir Türkiye…
Böyle bir Türkiye’de iktidar tekrar kendi seçmenine:
“Karşı taraf geliyor, yeniden birleşmeliyiz.”
diyebilir.
Ve ekonomik nedenle uzaklaşmış seçmen yeniden mahallesine dönebilir.
Bu ihtimali küçümsememek gerekir.
Atatürkçülük Bir Kimlik Duvarına Dönüştürülmemelidir
Burada özellikle kendi dünya görüşüm açısından önemli gördüğüm bir noktayı söylemek isterim.
Benim Atatürkçülük anlayışım:
“Ben Atatürkçüyüm, sen değilsin.”
demek değildir.
Atatürk’ün siyasi başarısını yalnız savaş meydanında arayanlar onun en büyük özelliğini eksik görüyor.
O, farklı toplumsal kesimleri ortak bir millet ve ortak gelecek fikrinde birleştirebildi.
Cumhuriyet bunun üzerine kuruldu.
Atatürkçülüğü yalnız bir kesimin kültürel kimliğine sıkıştırırsak onu küçültürüz.
Atatürkçülük:
köylünün üretebilmesidir,
işçinin insanca yaşayabilmesidir,
çocuğun nitelikli eğitim alabilmesidir,
kadının eşit yurttaş olmasıdır,
bilimin rehberliğidir,
hukukun üstünlüğüdür,
devletin liyakatle yönetilmesidir,
kamunun çıkarının kişisel çıkarın üzerinde tutulmasıdır.
Ve en önemlisi:
Egemenliğin gerçekten millete ait olmasıdır.
İşte Türkiye’nin ihtiyacı olan siyaset buradan kurulmalıdır.
Peki Bugün Ne Yapılmalı?
Eleştirmek kolaydır.
Ben çözüm söylemeyen eleştirinin toplum açısından çok fazla anlamı olmadığını düşünüyorum.
Bugün yapılması gerekenler bana göre birkaç temel noktada toplanıyor.
Birincisi, ekonomi yeniden siyasetin merkezine konulmalıdır. Vatandaşın yaşadığı hayat pahalılığı kimlik tartışmalarıyla örtülmemelidir. Üretim ekonomisi, tarım, sanayi, teknoloji, gelir dağılımı ve sosyal devlet açık programlarla anlatılmalıdır.
İkincisi, muhalefet yalnız karşıtlık üzerinden örgütlenmemelidir. “Erdoğan gitsin” bir seçim sloganı olabilir; fakat ülke programı değildir. Vatandaş “ertesi sabah ne değişecek?” sorusunun cevabını bilmelidir.
Üçüncüsü, parti içi demokrasi gerçek anlamda kurulmalıdır. Üyelerin yalnız afiş asan ve seçim günü sandık bekleyen insanlar olduğu parti modeli bitmelidir. Mahalle meclisleri, ön seçimler, doğrudan üyelik mekanizmaları ve hesap verebilir yöneticilik güçlendirilmelidir.
Dördüncüsü, toplumsal barış kurulmalıdır. Muhafazakârı düşman gören bir sosyal demokrat siyaset de, laik yurttaşı tehdit gören muhafazakâr siyaset de Türkiye’yi ileri götüremez.
Beşincisi, gençlerin önüne yeniden gelecek konulmalıdır. Siyasetin görevi gençlere hangi lideri sevmeleri gerektiğini öğretmek değildir. Onlara bilimsel eğitim, özgür düşünce, iş ve gelecek sunmaktır.
Altıncısı, liyakat devletin temel ilkesi haline getirilmelidir. Devlet bir partinin, cemaatin, şirketin veya kişinin kadro alanı değildir.
Yedincisi, ekonomik bağımsızlık yeniden konuşulmalıdır. Atatürk’ün “tam bağımsızlık” anlayışı yalnız askeri bağımsızlık değildir. Üretmeden, teknoloji geliştirmeden, tarımını korumadan ve dış finansmana sürekli bağımlı yaşayan bir ülkenin siyasi hareket alanı da daralır.
Sekizincisi ve belki en önemlisi, siyasetin dili değişmelidir.
İnsanlara korku değil umut verilmelidir.
Öfke değil güven verilmelidir.
Cephe değil ortak gelecek kurulmalıdır.
Mesele Kaç Kişi Olduğumuz Değil
Yıllar önce sorulan soru şuydu:
“Biz kaç kişiyiz?”
Belki bugün soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
Ben artık:
“Biz kaç kişiyiz?”
diye sormuyorum.
Şunu soruyorum:
“Birbirimize benzemeden birlikte yaşayabilecek kadar demokrat mıyız?”
Türkiye’nin gerçek sınavı budur.
AKP seçmenini düşmanlaştırarak demokrasi kurulmaz.
CHP seçmenini aşağılayarak da Türkiye yönetilemez.
Milliyetçiyi dışlayarak olmaz.
Kürt yurttaşı görmezden gelerek olmaz.
Muhafazakârı korkutarak olmaz.
Laik yurttaşı tehdit ederek hiç olmaz.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni duvarlar değil, yeni bir toplumsal sözleşmedir.
Son Söz: Patronu Değil, Sistemi Değiştirmek
Türkiye’nin siyasi tarihinde birçok kez isimleri değiştirdik.
Partiler değişti.
Liderler değişti.
Koalisyonlar değişti.
Cumhurbaşkanları değişti.
Başbakanlar değişti.
Ama vatandaşın devletten beklentisi hep aynı kaldı:
Adalet.
Ekmek.
Özgürlük.
Güven.
Gelecek.
Bu nedenle benim bugün baktığım yerden mesele yeni bir siyasi patron bulmak değildir.
Mesele patron aramayan bir Cumhuriyet düzeni kurmaktır.
Kişilere bağlı olmayan,
kurallara bağlı olan;
lidere biat etmeyen,
hukuka itaat eden;
sermayeyi düşman görmeyen ama devleti sermayenin hizmetine de vermeyen;
üreticiyi koruyan,
emeğin hakkını veren,
bilimi esas alan,
laikliği toplumsal barışın güvencesi gören,
demokrasiyi beş yılda bir kullanılan oydan ibaret saymayan bir Türkiye…
Benim Atatürkçülükten anladığım budur.
Çünkü Cumhuriyet bir parti meselesi değildir.
Cumhuriyet, yurttaşın kimsenin tebaası olmadığı bir yönetim biçimidir.
Bugün yapılması gereken yeni cepheler kurmak değildir.
Türkiye’yi yeniden ikiye bölmek hiç değildir.
Yapılması gereken, ekonomik sıkıntı içindeki AKP seçmenine:
“Sen yanlış taraftasın.”
demek değil,
“Bu ülkenin geleceğinde senin de yerin var.”
diyebilmektir.
Muhalefetin gerçek başarısı AKP’nin yüzde kaç oy kaybettiğiyle ölçülmemelidir.
Gerçek başarı, Türkiye’nin ne kadar demokratikleştiğiyle, ne kadar ürettiğiyle, adaletin ne kadar güçlendiğiyle ve insanlarımızın geleceğe ne kadar güvenle baktığıyla ölçülmelidir.
Çünkü tarihi değiştiren şey yalnız iktidarın el değiştirmesi değildir.
Asıl değişim, iktidar değiştiğinde düzenin kötü alışkanlıklarının da değişebilmesidir.
Ve Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan tam olarak budur:
Yeni bir iktidardan önce, yeni bir siyaset kültürü.
Akla dayanan.
Bilime yaslanan.
Halkı bölen değil birleştiren.
Ve yeniden Atatürk gibi düşünebilen bir siyaset kültürü.
İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar


