← Mersin Dergisi
ilker Taşyürek

10 Ağustos’un Gölgesinde: Cumhuriyet’in Üniter Yapısı Üzerine Düşünmek

ilker Taşyürek
📅 13 Ağustos 2026 17
10 Ağustos’un Gölgesinde: Cumhuriyet’in Üniter Yapısı Üzerine Düşünmek
PaylaşWhatsAppFacebookXTelegram

10 Ağustos’un Gölgesinde: Cumhuriyet’in Üniter Yapısı Üzerine Düşünmek

Bazı tarihler yalnızca takvim yaprağı değildir.

Milletlerin hafızasında kimi tarihler vardır ki üzerinden yüz yıl da geçse taşıdığı anlam kaybolmaz. 10 Ağustos, Türk milleti açısından böyle bir tarihtir.

10 Ağustos 1920’de Türk milletinin önüne Sevr Antlaşması konuldu.

Anadolu’nun paylaşılmasını, egemenliğimizin sınırlandırılmasını ve Türk milletinin kendi topraklarında bağımsız yaşama hakkının ortadan kaldırılmasını hedefleyen bu belge, bir millete dışarıdan çizilmek istenen geleceğin hukuki metniydi.

Ancak bir şey hesap edilmemişti:

Mustafa Kemal Atatürk ve Türk milletinin bağımsız yaşama iradesi.

Sevr uygulanamadı.

Kurtuluş Savaşı kazanıldı.

Lozan imzalandı.

Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Aradan 106 yıl geçti ve 10 Ağustos 2026 tarihinde bu kez kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak tartışılan düzenlemelerin konuşulduğu bir Türkiye ile karşı karşıyayız.

Elimde bu tarihin özellikle seçildiğini gösteren herhangi bir belge yok.

Dolayısıyla böyle bir şeyi kesin gerçekmiş gibi söylemek doğru değildir.

Ama bir Cumhuriyet yurttaşı olarak sormadan da edemiyorum:

Böylesine tarihsel hafızası olan bir günde, Cumhuriyetin temel yapısını ilgilendirebilecek tartışmaların yapılmasının anlamı üzerinde düşünmek gerekmiyor mu?

Mesele Türk-Kürt Meselesi Değildir

En başta bir konuyu açıkça ortaya koymak istiyorum.

Benim itirazım Kürt yurttaşlarımıza değildir.

Herhangi bir etnik kimliğe değildir.

Herhangi bir mezhebe veya inanca değildir.

Tam tersine benim savunduğum Atatürk Cumhuriyeti, farklılıkları yok eden değil, farklılıkların üzerinde eşit yurttaşlık hukukunu kuran Cumhuriyettir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği en önemli devrimlerden biri budur.

Osmanlı toplumunda insanın hangi cemaate, hangi dine, hangi etnik topluluğa ait olduğu hukuki ve toplumsal konumunu belirleyen temel unsurlardan biriydi.

Cumhuriyet bunu değiştirdi.

İnsanları cemaatlere göre değil, yurttaşlık bağıyla devlete bağladı.

Cumhuriyetin yurttaşına sorması gereken şey;

“Etnik kökenin nedir?”

“Mezhebin nedir?”

“Anadilin nedir?”

değildir.

Asıl soru şudur:

Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşı mısın?

Öyleyse kanun önünde diğer bütün yurttaşlarla eşitsin.

Benim savunduğum budur.

Kimliği Özgürleştirmek Başka, Devleti Kimliklere Bölmek Başkadır

Her vatandaş kendi kültürünü yaşamalıdır.

Kendi dilini konuşabilmelidir.

İnancını yaşayabilmeli veya hiçbir inanca sahip olmama özgürlüğüne sahip olmalıdır.

Devlet bütün bunların güvencesi olmalıdır.

Ancak bireyin kimliğini özgürleştirmek ile siyasal sistemi etnik veya mezhepsel kimlikler üzerine inşa etmek birbirinden tamamen farklı şeylerdir.

İşte benim kaygım burada başlıyor.

Bir ülkede siyaset sürekli etnik aidiyetler üzerinden kurulmaya başladığında ortak yurttaşlık duygusu zaman içerisinde aşınabilir.

Vatandaş;

“Bizim devletimiz”

demekten uzaklaşıp,

“Benim etnik grubumun devletten alacağı nedir?”

diye düşünmeye başlarsa ortak gelecek fikri zarar görür.

Bu nedenle Atatürk’ün yarattığı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı kavramını sıradan bir anayasal ifade olarak görmüyorum.

Bu kavram Cumhuriyetin birleştirici harcıdır.

ADD Neden Uyarıyor?

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Çerçeve Yasa tartışmalarındaki sert tavrını da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.

ADD son açıklamalarında meseleyi yalnızca terör örgütü mensuplarının hukuki statüsü veya bir af tartışması olarak görmüyor.

Dernek; Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, ulusal egemenlik, üniter devlet yapısı ve yeni anayasa ihtimali üzerinden daha geniş bir değerlendirme yapıyor. ADD’nin güncel yayınlarında Çerçeve Yasa ve BOP tartışmalarını doğrudan Cumhuriyetin geleceği bakımından ele aldığı görülüyor.

Ben de meseleyi bu genişlikte tartışmamız gerektiğine inanıyorum.

Çünkü tarih bize bir şey öğretiyor:

Devletlerin temel yapılarındaki büyük değişikliklerin sonuçları her zaman yapıldıkları gün ortaya çıkmaz.

Bazen sonuçlarını on yıl sonra görürsünüz.

Bazen yirmi yıl sonra.

Bu nedenle devlet yönetiminde yalnız bugünü değil, yarını ve yarından sonrasını düşünmek gerekir.

Eğitim-İş’in İtirazı Neden Önemli?

Eğitim-İş’in 10 Ağustos 2026 tarihli açıklamasında kullandığı başlık çok dikkat çekicidir:

“Toplumsal barış; demokrasi, hukuk ve Cumhuriyetle mümkündür.”

Sendika, demokratik haklarını kullanan yurttaşlar üzerinde hukuk baskısı bulunduğu bir ortamda terör örgütü mensupları için özel hukuk düzenlemeleri yapılmasının toplumsal barış üretmeyeceğini savunuyor.

Bir eğitimci olarak burada ayrıca başka bir noktaya dikkat çekiyorum.

Bir milletin ortak geleceği öncelikle okul sıralarında oluşturulur.

Çocuklarımıza sürekli farklılıklarımızı anlatıp ortak noktalarımızı anlatmazsak, yarın aynı ülkenin ortak geleceğini nasıl kuracağız?

Eğitim elbette farklı kültürleri öğretmelidir.

Ama çocukların zihninde öncelikle şu duygu oluşmalıdır:

“Ben bu Cumhuriyetin eşit yurttaşıyım.”

Benim için eğitimin en önemli görevlerinden biri budur.

2000’li Yılların İkiz Sözleşmeler Tartışması

Bu konuyu değerlendirirken yaklaşık çeyrek asır geriye gitmek gerekiyor.

Türkiye’de uzun yıllardır “İkiz Sözleşmeler” olarak anılan iki temel Birleşmiş Milletler sözleşmesi bulunmaktadır:

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme.

Bunların özellikle ortak birinci maddesi dikkat çekicidir.

Her iki sözleşmede de halkların kendi kaderlerini tayin hakkına — self-determination — sahip oldukları ifade edilmektedir.

Burada son derece dikkatli olmak gerekir.

Bu hükmün varlığından hareket ederek “Bu sözleşmeye taraf olan ülkeler bölünür” demek doğru değildir.

Dünyada bu sözleşmelere taraf olup bütünlüğünü sürdüren çok sayıda ülke vardır.

Fakat diğer taraftan devletlerin bu kavramların nasıl yorumlanacağı konusunda hassasiyet göstermesi de son derece doğaldır.

Nitekim Türkiye, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme’nin azınlık haklarını düzenleyen 27. maddesini Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Lozan Antlaşması hükümleri çerçevesinde yorumlama ve uygulama hakkını saklı tuttu.

Bence bu çekince çok önemlidir.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti de bu alanın ne kadar hassas olduğunu görmüş ve kendi anayasal yapısı ile Lozan hukukunu koruyacak bir pozisyon almıştır.

Yugoslavya’nın Bize Bıraktığı Ders

Şimdi Yugoslavya’ya bakalım.

Yugoslavya bir gecede parçalanmadı.

Yıllar içerisinde ekonomik kriz büyüdü.

Siyasi sistem zayıfladı.

Merkezi yönetimin etkisi azaldı.

Federasyonu oluşturan yapılarda milliyetçilik güçlendi.

Etnik kimlikler siyasal mücadelenin merkezine yerleşti.

Ve sonunda Yugoslavya’yı oluşturan halkların bir arada yaşama iradesinin yerini karşılıklı güvensizlik aldı.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tarihsel değerlendirmesi de 1980’lerin sonu ve 1990’ların başındaki yoğun ekonomik-siyasi kriz, merkezî otoritenin zayıflaması ve militan milliyetçiliğin yükselişine özellikle dikkat çekiyor.

Sonrası herkesin bildiği büyük trajedidir.

Savaşlar…

Etnik temizlikler…

Binlerce insanın ölümü…

Milyonlarca insanın yerinden edilmesi…

Ve bir zamanlar tek devlet olan coğrafyanın farklı devletlere ayrılması.

Buradan çıkarmamız gereken sonuç şu değildir:

“Farklı etnik grupların bulunduğu ülkeler mutlaka parçalanır.”

Hayır.

Çıkarılması gereken ders şudur:

Ortak yurttaşlık bilinci çöker, etnik milliyetçilik siyasetin temel belirleyicisi haline gelir ve merkezi devlet zayıflarsa büyük tehlikeler ortaya çıkabilir.

Sovyetler Birliği’nin Dağılması

Sovyetler Birliği de başka bir tarihsel laboratuvardır.

Çok sayıda cumhuriyetten ve farklı milliyetlerden oluşan devasa bir yapıydı.

Merkezi siyasi ve ekonomik sistem zayıfladıkça cumhuriyetlerde ulusal hareketler güçlendi.

1991 yılında SSCB dağıldı ve 15 bağımsız devlet ortaya çıktı.

Elbette Sovyetler Birliği’nin çöküşünü yalnızca milliyetçilikle açıklamak büyük hata olur.

Ekonomik sorunlar vardı.

Siyasal sistemin meşruiyet krizi vardı.

Soğuk Savaş koşulları vardı.

Merkezi devlet yapısının çözülmesi vardı.

Ama milliyetler meselesinin dağılma sürecindeki önemli unsurlardan biri olduğu akademik çalışmalarda da ortaya konulmaktadır.

Buradan çıkarılması gereken ders yine aynıdır:

Bir devletin yalnız sınırları değil, ortak aidiyet duygusu da korunmalıdır.

Çekoslovakya: Savaş Olmadan Da Ayrılık Mümkün

Çekoslovakya örneği ise başka bir açıdan düşündürücüdür.

Yugoslavya kanlı savaşlarla parçalanırken Çekoslovakya 1 Ocak 1993 tarihinde Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olmak üzere iki ayrı devlete ayrıldı.

Büyük bir iç savaş yaşanmadı.

Bu nedenle süreç tarihe “Kadife Boşanma” olarak geçti.

Bu örnek bize başka bir şeyi anlatıyor:

Bir devletin dağılması için mutlaka sokaklarda savaş çıkması gerekmez.

Toplumun ortak devlet içerisinde yaşama iradesinin zayıflaması da siyasal ayrılığı mümkün hale getirebilir.

İşte bu nedenle ben sürekli ortak yurttaşlık bilinci diyorum.

Irak’ta Ne Oldu?

Sonra yanı başımızdaki Irak’a bakalım.

2003 yılındaki Amerikan müdahalesinin ardından Irak’ın merkezi devlet yapısı büyük darbe aldı.

Sünni, Şii ve Kürt kimlikleri siyasal sistemin temel bileşenleri haline geldi.

Yıllar içerisinde mezhepsel gerilimler derinleşti.

Terör örgütleri ortaya çıktı.

IŞİD Irak’ın geniş bölgelerini kontrol edecek kadar güç kazandı.

Irak bugün tek devlet olarak varlığını sürdürüyor; ancak etnik ve mezhepsel ayrışmanın ülkenin istikrarı üzerindeki baskısı yıllardır ciddi bir sorun olmaya devam ediyor. Bu konuda yapılan değerlendirmelerde de Şii-Sünni ve Arap-Kürt gerilimlerinin anayasal düzenle birleşerek Irak’ın istikrarı açısından temel kırılma noktaları oluşturduğu belirtiliyor.

Bize uzak bir örnek değil.

Sınır komşumuz.

Suriye Gözümüzün Önünde Yaşandı

Suriye’de yaşananlar daha da yakın.

2011 yılında başlayan iç savaş sonucunda merkezi devlet otoritesi ülkenin büyük bölümünde dönem dönem etkisini kaybetti.

Farklı silahlı gruplar ortaya çıktı.

Etnik ve mezhepsel fay hatları siyasallaştı.

Dış devletler Suriye topraklarında farklı aktörleri destekledi.

Bugün bile ülkenin geleceğinde Kürt yapıların merkezi yönetime entegrasyonu, azınlık hakları, anayasal sistem ve merkezi devletin otoritesi temel tartışmalar arasındadır.

Burada üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir gerçek var:

Devlet otoritesi çöktüğünde ortaya çıkan boşluğu her zaman demokrasi doldurmuyor.

Bazen aşiret dolduruyor.

Bazen mezhep dolduruyor.

Bazen silahlı örgüt dolduruyor.

Bazen yabancı devletler dolduruyor.

Bu nedenle güçlü devlet ile otoriter devlet kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir.

Ben demokratik ama güçlü bir Cumhuriyet istiyorum.

Hukuka bağlı ama egemenliğinden taviz vermeyen bir devlet istiyorum.

BOP Tartışmasını Bu Yüzden Önemsiyorum

2000’li yılların başında kamuoyunda Büyük Ortadoğu Projesi olarak tartışılan yaklaşımın ardından bölgemiz çok ciddi değişimler yaşadı.

Irak savaşı gördü.

Suriye iç savaş yaşadı.

Libya’nın devlet yapısı çöktü.

Bölgedeki etnik ve mezhepsel siyaset daha görünür hale geldi.

Bütün bunların tek bir merkezden hazırlanmış tek bir planın sonucu olduğunu belge olmadan söylemek doğru olmaz.

Ama jeopolitik gelişmeleri değerlendiren bir insanın şu soruyu sorması da son derece doğaldır:

Ortadoğu’da güçlü merkezi devletlerin zayıfladığı bir dönemde Türkiye neden kendi üniter yapısını ilgilendiren her düzenlemeyi büyük bir hassasiyetle incelemesin?

Benim meseleye bakışım budur.

Parçaları Yan Yana Koyduğumda…

Şimdi bütün bu gelişmeleri ayrı ayrı değil, yan yana koyuyorum.

Sevr’in tarihsel mirası…

Büyük Ortadoğu Projesi tartışmaları…

Irak…

Suriye…

Yugoslavya…

Sovyetler Birliği…

Çekoslovakya…

İkiz Sözleşmeler ve self-determination tartışmaları…

Yeni anayasa söylemleri…

Etnik kimlik siyaseti…

Yerel yönetimlerin statüsü üzerine yapılan tartışmalar…

Ve bugün Çerçeve Yasa.

Bunların hepsinin tek merkezden hazırlanmış bir planın parçaları olduğunu kanıtlayan bir belge bulunduğunu söylemiyorum.

Ama hepsini yan yana koyduğum zaman ortaya çıkan tablo bana bir şeyi söylüyor:

Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ilgilendiren konularda son derece dikkatli olmalıyız.

Devlet yönetmek biraz da budur.

Yalnız bugünü değil, yarının doğurabileceği sonuçları öngörebilmektir.

Kürt Yurttaşlarımız Cumhuriyetin Sahibidir

Burada çok önemli bir çizgiyi tekrar çizmek istiyorum.

Türkiye’nin üniter yapısını savunmak Kürt yurttaşlarımızı dışlamak değildir.

Tam tersine…

Kürt yurttaşlarımız bu Cumhuriyetin eşit sahipleridir.

Bir insanı etnik kökeni nedeniyle şüpheli görmek Cumhuriyetçilik değildir.

Kürt vatandaşlarımızın tamamını bir terör örgütünün siyasi talepleriyle özdeşleştirmek de büyük bir haksızlıktır.

Benim söylediğim tam tersidir.

Kürt vatandaşımızı da Türk vatandaşımızı da etnik kimliğinin üzerine çıkararak eşit yurttaşlıkta buluşturmalıyız.

Atatürk Cumhuriyeti’nin başarısı buradadır.

Eğitimde Ortak Yurttaşlığı Kaybedersek Geleceği Kaybederiz

Ben yıllarını eğitime vermiş bir insan olarak meseleye bir de sınıftan bakıyorum.

Diyarbakır’daki çocukla Mersin’deki çocuk aynı Cumhuriyetin geleceğine inanıyor mu?

Hakkâri’deki gençle İzmir’deki genç kendisini aynı devletin eşit yurttaşı olarak görüyor mu?

Bizim asıl çözmemiz gereken mesele budur.

Çocuğa kaliteli eğitim verin.

Gence iş verin.

Adalet verin.

Hukuk verin.

Özgürlük verin.

Kendi kültürünü yaşayabileceği demokratik ortamı sağlayın.

Ama aynı zamanda şunu öğretin:

“Bu Cumhuriyet senindir.”

İşte terörü ve ayrılıkçılığı besleyen zemini ortadan kaldırmanın gerçek yolu budur.

Barış İstiyorum Ama Cumhuriyetin Bedeli Olarak Değil

Ben barıştan yanayım.

Silahlar sonsuza kadar sussun istiyorum.

Hiçbir askerimizin, polisimizin veya yurttaşımızın terör nedeniyle yaşamını kaybetmesini istemiyorum.

Hiçbir Kürt annenin de Türk annenin de evladına ağlamasını istemiyorum.

Ama gerçek barışın yolu Türkiye’yi yeni etnik hukuk alanlarına bölmek değildir.

Gerçek barışın adı:

eşit yurttaşlıktır.

Gerçek barışın adı:

adalettir.

Gerçek barışın adı:

hukuktur.

Gerçek barışın adı:

demokrasidir.

Ve bütün bunların ortak çatısı:

Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Mustafa Kemal’in Çözümü Hâlâ Önümüzde

Mustafa Kemal Atatürk’ün bundan yüz yıl önce yaptığı şey aslında bugün bize çözümü gösteriyor.

İmparatorluğun enkazından yeni cemaatler yaratmadı.

Yeni ayrıcalıklı sınıflar oluşturmadı.

Milleti mezheplere göre yönetmedi.

Modern yurttaşlığı kurdu.

Devlet ile yurttaşı hukuk üzerinden birbirine bağladı.

Bugün bizim yapmamız gereken de budur.

Türkiye’nin insanlarını yeniden alt kimliklerin siyasal duvarlarının arkasına hapsetmek değil, Cumhuriyet yurttaşlığını gerçek anlamda eşit hale getirmek.

Son Söz

Benim kırmızı çizgim herhangi bir parti değildir.

Herhangi bir lider değildir.

İktidar veya muhalefet değildir.

Benim kırmızı çizgim Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Üniter yapıdır.

Laikliktir.

Ulusal egemenliktir.

Hukuk devletidir.

Lozan’dır.

Tam bağımsızlıktır.

Ve bütün yurttaşların etnik kökeni, mezhebi, inancı veya siyasi görüşü ne olursa olsun kanun önünde eşit olmasıdır.

Yugoslavya’dan alınacak ders vardır.

Sovyetler Birliği’nden alınacak ders vardır.

Çekoslovakya’dan alınacak ders vardır.

Irak’tan, Suriye’den alınacak ders vardır.

Ama bütün bu derslerin özü aynıdır:

Bir ülkeyi yalnız sınırları bir arada tutmaz. Onu asıl bir arada tutan ortak yurttaşlık duygusudur.

İşte bu nedenle Türkiye’nin geleceğini yeniden kimliklere bölerek değil, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığını güçlendirerek kurmalıyız.

Kürt de bu Cumhuriyetin sahibidir.

Türk de.

Alevi de.

Sünni de.

Müslüman da.

Hristiyan da.

İnanan da.

İnanmayan da.

Bu devlet hiçbir etnik grubun, mezhebin veya cemaatin devleti değildir.

Bu devlet Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının devletidir.

10 Ağustos 1920’de başkaları Türkiye’nin geleceğini bizim adımıza belirlemek istedi.

Mustafa Kemal Atatürk buna karşı çıktı.

Türk milleti buna karşı çıktı.

Ve tarihin yönünü değiştirdi.

106 yıl sonra bize düşen görev de aynıdır:

Türkiye’nin geleceğine ilişkin kararları Washington’ın, Brüksel’in, Moskova’nın veya başka herhangi bir başkentin çıkarlarına göre değil;

Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız iradesine göre almak.

Bizim ortak tapumuz Lozan’dır.

Ortak çatımız Cumhuriyet’tir.

Ortak hukuk kimliğimiz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığıdır.

Ve bütün bunların üzerinde yükseldiği vazgeçilmez ilke şudur:

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Sevr’i tarihe gömen iradeye bugün yeniden ihtiyacımız var.

Kavgaya değil birlikteliğe,

ayrışmaya değil eşit yurttaşlığa,

teslimiyete değil bağımsızlığa,

ümmet ve etnik aidiyet siyasetine değil Cumhuriyet bilincine…

Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün bize bıraktığı en büyük miras yalnızca bir devlet değildir.

Birlikte ve eşit yaşama iradesidir.

Ve o iradenin adı:

Türkiye Cumhuriyeti’dir.

İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar