Alkışlar Sustuktan Sonra Kim Kalır?

İnsan, hayatının bazı dönemlerinde çevresindeki kalabalığı kendi gücü sanıyor. Telefonunun hiç susmamasını, girdiği ortamlarda ayağa kalkılmasını, söylediği sözlerin dikkatle dinlenmesini, her davete çağrılmasını sevildiğinin kanıtı zannediyor.
Oysa kalabalıkların önemli bir bölümü insana değil; onun makamına, imkânına, çevresine ve yarın sağlayabileceği faydaya geliyor. Bunu anlamak için alkışların susması, ışıkların sönmesi ve insanın sahneden inmesi gerekiyor.
Hayat bana şunu öğretti:
Bir insanın gerçek serveti, en güçlü gününde çevresinde toplananlar değil; en zor gününde yanında kalanlardır.
Sınıfta Başlayan Yolculuk
1992 yılında fizik öğretmeni olarak göreve başladığımda önümde uzun bir hayat, zihnimde büyük idealler vardı. Öğretmenlik benim için hiçbir zaman yalnızca formül anlatmak, sınav yapmak ya da karneye not yazmak olmadı.
Bir çocuğun gözlerindeki korkuyu fark etmek, kendisine güvenmeyen bir öğrencinin elinden tutmak, “Ben yapamam” diyen bir gence “Bir kez daha dene” diyebilmekti öğretmenlik…
Yıllar içinde binlerce öğrencinin hayatına dokundum. Kimi zaman onların başarısıyla gururlandım, kimi zaman bir öğrencimin yaşadığı sıkıntıyı kendi evladımın derdi gibi taşıdım. Sınıfta yalnızca fizik öğretmedim; doğru durmayı, emek vermeyi, haksızlık karşısında susmamayı ve insan olmanın sorumluluğunu anlatmaya çalıştım.
1 Mart 2023’te emekli olduğumda otuz yılı aşkın bir meslek hayatı geride kalmıştı. O gün bir kez daha gördüm ki görevler bitiyor, unvanlar geride kalıyor, masaların üzerindeki isimlikler kaldırılıyor. Fakat yıllar sonra sizi arayıp “Öğretmenim, üzerimde emeğiniz var” diyen bir öğrencinin sesi kalıyor.
İşte alkışlar sustuktan sonra kalanlardan biri budur: Emeğin hatırası.
Makam Odalarının Kalabalığı
Atatürkçü Düşünce Derneği Mersin Şube Başkanlığı yaptığım yıllarda, Genel Merkez yönetiminde bulunduğum dönemde, Genel Başkan danışmanlığı ve Akdeniz Bölge Sorumluluğu görevlerini yürütürken çok sayıda insan tanıdım.
Toplantılar, paneller, yürüyüşler, açıklamalar, salonlar…
Etrafınızda sürekli birileri olur. Telefonunuz susmaz. Herkes sizi tanır, herkes size ulaşmak ister. Bazıları düşüncenize inanır, bazıları mücadelenize saygı duyar. Bazıları ise yalnızca bulunduğunuz konumun kendisine sağlayabileceği imkânı hesaplar.
Makamınız varken size “Başkanım” diye seslenenlerin bir bölümünün, makamınız sona erdiğinde adınızı bile hatırlamadığını görürsünüz. Sizinle fotoğraf çektirmek için sıraya girenlerden bazıları, zor gününüzde bir telefon açmayı bile fazla görür.
Buna kırılıyor insan.
Çünkü siz o birliktelikleri dostluk sanmışsınızdır. Aynı düşünce için omuz omuza verdiğinize, aynı ideale inandığınıza güvenmişsinizdir. Sonra anlarsınız ki aynı salonda bulunmak, aynı yola baş koymak anlamına gelmiyormuş.
Yine de o yıllardan geriye gerçek dostluklar da kaldı. Makamım varken değil, görevim bittikten sonra da beni arayan; bir beklentisi olmadığı hâlde hâlimi soran insanlar oldu. Sayıları çok değildi ama varlıkları yüzlerce kişilik kalabalıktan daha değerliydi.
Çünkü insan belli bir yaştan sonra dostlarının sayısıyla değil, samimiyetiyle ilgileniyor.
Siyasetin Parlak Işıkları
2009 ve 2024 yıllarında Cumhuriyet Halk Partisi’nden Mezitli Belediye Başkan aday adayı oldum. Bir kente hizmet etmenin yalnızca yol, park ve bina yapmak olmadığını; o kentte yaşayan insanların yaşamına adalet, kültür, eğitim ve umut katmak olduğunu savundum.
O süreçlerde de kalabalıklar gördüm. El sıkanlar, destek sözü verenler, “Sonuna kadar yanındayız” diyenler, fotoğraf karelerine girmek isteyenler…
Siyasetin ışıkları parlaktır. Fakat o ışıklar insanın çevresini aydınlatırken bazı gerçekleri görmesini de zorlaştırır. Destek sandığınız sözlerin bir kısmı, şartlar değiştiğinde havaya karışır. Dün sizin için övgüler sıralayanlar, ertesi gün başka bir ismin yanında aynı cümleleri kurabilir.
Siyaset bana insanları sözlerinden çok, davranışlarıyla değerlendirmeyi öğretti.
Çünkü “Yanındayım” demek kolaydır. Asıl mesele, herkes başka tarafa bakarken yanında durabilmektir. Kalabalıkla yürümek kolaydır; zor olan, haksızlığa uğrayan bir insanın yanında tek başına yürümeyi göze almaktır.
Bugün geriye baktığımda adaylık süreçlerinde kaç kişinin alkışladığını değil, sonuç belli olduktan sonra kaç kişinin samimiyetle elimi sıktığını hatırlıyorum.
İnsanın gerçek dostları, kazandığında ön sıraya oturanlar değil; kaybettiğinde sandalyesini yanına çekenlerdir.
Bir Okul Kurmanın Görünmeyen Yüzü
Bir eğitim kurumu kurmak dışarıdan bakıldığında tabela asmak, bina hazırlamak ve öğrenci kaydetmek gibi görünebilir. Oysa bir okul kurmak, çoğu zaman uykusuz geceler, ağır sorumluluklar ve kimsenin bilmediği hesaplaşmalar demektir.
Ben okul kurarken yalnızca bir ticari işletme oluşturmak istemedim. Çocukların kendilerini değerli hissedeceği, öğretmenlerin huzurla çalışacağı, velilerin güven duyacağı bir eğitim yuvası hayal ettim.
Fakat hayal kurmakla o hayali ayakta tutmak aynı şey değildir.
İşler iyi giderken çevrenizde çok insan bulunur. Herkes yeni fikirler getirir, başarıdan pay almak ister, geleceğe dair büyük cümleler kurar. Fakat sıkıntılar başladığında aynı sesler yavaş yavaş azalır. Maddi sorumluluklar, personelin geleceği, velilerin beklentileri ve öğrencilerin eğitimi omuzlarınıza bindiğinde gecenin bir saatinde çoğu zaman kendinizle baş başa kalırsınız.
O anlarda insanın kulağında alkış değil, kendi vicdanının sesi vardır.
“Devam edecek misin?”
“Bir kez daha ayağa kalkabilecek misin?”
“Bu çocukların geleceği için mücadele etmeyi sürdürecek misin?”
Kuruculuk bana bir insanın gerçek gücünün başarılı günlerinde değil, her şeyin üzerine geldiği zamanlarda ortaya çıktığını öğretti. Çünkü herkes güneşli havada yol arkadaşlığı yapabilir. Mesele, fırtına başladığında gemiyi terk etmemektir.
Kameralar Kapandığında
Televizyon programları yaptım, yazılar yazdım, konuşmalar gerçekleştirdim. Ekranların, kürsülerin ve salonların kendine özgü bir büyüsü vardır. Işıklar yanar, kamera çalışır, insanlar sizi dinler.
Fakat program biter.
Kamera kapanır.
Salondaki sandalyeler boşalır.
Yazınız bir süre okunur, paylaşılır ve sonra gündem değişir.
İşte o sessizlikte insan kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben bütün bunları alkışlanmak için mi yaptım, yoksa doğru bildiğim sözü söylemek için mi?”
Ben yaşamım boyunca her söylediğimin beğenilmesini beklemedim. Zaman zaman söylediklerim rahatsızlık yarattı. Bazen doğru bildiğimi savunduğum için eleştirildim, bazen susturulmak istendim. Ama bir insanın kendi vicdanına karşı mahcup olması, başkalarının eleştirisinden daha ağırdır.
Bugün yine yazıyorsam, konuşuyorsam ve düşüncelerimi açıklıyorsam bunun nedeni alkış beklemek değildir. Toplum adına söylenmesi gereken bir söz varsa onu söylemenin sorumluluk olduğuna inanmamdır.
Çünkü alkış geçicidir; insanın kendi vicdanıyla yaptığı konuşma ömür boyu sürer.
Özel Hayatın Sessiz Hesaplaşması
İnsan yalnızca görevleriyle sınanmıyor. Bazen en büyük sınavını, kimsenin görmediği özel yaşamında veriyor.
Uzun yıllar boyunca aynı hayatı, aynı evi, aynı umutları paylaştığınız bir yolun sona ermesi kolay değildir. Birlikte yaşanmış onca yılın ardından yeniden tek başına yürümeyi öğrenmek, insanı kendi içine döndürür.
O günlerde kalabalıkların hiçbir anlamı kalmaz. Kimlerin gerçekten hâlinizi merak ettiğini, kimlerin yalnızca olup biteni öğrenmek için yaklaştığını daha iyi anlarsınız.
Bazı insanlar acınıza ortak olmaz; yalnızca hikâyenizi merak eder.
Bazıları “Yanındayım” der ama ilk zorlukta geri çekilir.
Bazıları ise hiçbir büyük cümle kurmadan yanınıza oturur. Nasihat vermeden dinler. Sizi sorgulamadan anlamaya çalışır. Düştüğünüzde neden düştüğünüzü sormadan elini uzatır.
Hayatımın zor dönemlerinde şunu öğrendim: Gerçek dostluk, yüksek sesli bir bağlılık ilanı değildir. Bazen gecenin bir saatinde açılan bir telefon, bazen “İyi misin?” diye soran samimi bir mesaj, bazen de konuşmadan yanında oturan bir insandır.
İnsanı kalabalıklar değil, anlaşıldığını hissetmek iyileştiriyor.
Her Alkış Sevgi Değildir
Yıllar içinde alkışın her zaman sevgi anlamına gelmediğini gördüm. Kimi alkışlar başarıya duyulan saygıdan, kimileri beklentiden, kimileri de kalabalığa uyma isteğinden doğuyor.
İnsan alkışlanırken kimin neden alkışladığını anlayamıyor. Çünkü sesler birbirine karışıyor.
Ama alkışlar sustuğunda herkesin niyeti ortaya çıkıyor.
Menfaat için gelen gidiyor.
Makam için yaklaşan uzaklaşıyor.
Güce hayran olan, başka bir gücün çevresine yöneliyor.
Geride sizi unvanınızdan, paranızdan, çevrenizden ve imkânlarınızdan bağımsız olarak sevenler kalıyor. Onlar sizi başarılı olduğunuz için değil, siz olduğunuz için seviyor.
Bazen bu kişiler bir elin parmaklarını geçmiyor. Fakat insanın hayatını ayakta tutmaya yetiyorlar.
Artık çevremde kaç kişinin bulunduğuna değil, kaçının yüreğinin benimle olduğuna bakıyorum. Bir salonda yüzlerce kişinin alkışlamasındansa, zor bir günümde bir kişinin “Buradayım” demesini daha değerli buluyorum.
Çünkü gösterişli kalabalıklar insanın yalnızlığını gizleyebilir ama gideremez.
Geriye Ne Kalır?
Bir gün bütün görevler sona erecek.
İsimlerimiz kapılardan indirilecek, telefonlarımız daha az çalacak, yeni kuşaklar kendi hikâyelerini yazacak. Bugün önemli görünen tartışmaların çoğu unutulacak. İnsanların bizi hangi unvanla çağırdığı değil, onların hayatında nasıl bir iz bıraktığımız kalacak.
Bir öğrencinin zihninde yaktığımız ışık…
Bir dostun en zor gününde tuttuğumuz el…
Bir haksızlık karşısında gösterdiğimiz cesaret…
Evlatlarımıza bıraktığımız güzel bir hatıra…
Hiç kimse görmezken yaptığımız bir iyilik…
Bunlar kalacak.
Ben hayatım boyunca öğretmen, yönetici, başkan, aday, kurucu, televizyoncu ve yazar olarak anıldım. Bunların her biri benim yaşamımın değerli parçalarıdır. Fakat bütün unvanların ötesinde, iyi bir insan olarak hatırlanmayı isterim.
Çünkü unvanların süresi vardır, insanlığın yoktur.
Bugün kendime ve hayatın içinde yürüyen herkese şu soruyu soruyorum:
Alkışlar sustuktan sonra kim kalır?
Cevabı artık biliyorum.
Sizi gerçekten sevenler kalır.
İyi gününüzde yanınıza koşanlar değil, kötü gününüzde sizden kaçmayanlar kalır. Başarınızdan pay almak isteyenler değil, yenilginizde onurunuzu koruyanlar kalır. Adınızı yüksek sesle söyleyenler değil, yokluğunuzda hakkınızı savunanlar kalır.
Bir de verdiğiniz emek, dokunduğunuz hayatlar ve vicdanınız kalır.
Gerisi mi?
Gerisi, salon boşaldıktan sonra yerde kalan alkış seslerinden ibarettir.
İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar








