Babam… Namıdiğer Adıyla İnce Cumali
ilker Taşyürek
Babam… Namıdiğer Adıyla İnce Cumali
Babam…
Tek kelime ama insanın içinde koca bir ömür uyandırıyor.
Bir insanın çocukluğu, güven duygusu, sevinçleri, kırgınlıkları, gururu, eksikleri ve tamamlanmış yanları bazen tek bir kelimenin içine sığabiliyor.
Benim için o kelime: Babam.
Namıdiğer İnce Cumali…
Asıl adıyla Burhan Taşyürek.
Tarsus’un Hacıhamzalı köyünde, çiftçi Osman Taşyürek’in oğlu olarak dünyaya gelmiş; daha çocuk yaşlarda hayatın zorluklarıyla tanışmış bir Yörük çocuğu…
Babamın hikâyesi, sadece bir insanın hayat hikâyesi değildir.
O hikâye; Torosların eteğinde başlayan, yoksulluğun içinden onurla geçen, emeğiyle büyüyen, bilgiyi ekmek gibi kutsal sayan bir kuşağın hikâyesidir.
Babam çok küçük yaşlarda anne sıcaklığından mahrum kalmış.
Bir çocuğun en çok şefkate, ilgiye, korunmaya ihtiyaç duyduğu zamanlarda hayat onu erken büyütmüş. Köyde sıkıntılar içinde yetişmiş. Yokluğu sadece duymamış, bizzat yaşamış. Hayatın sert yüzünü daha çocuk yaşta görmüş.
Bizim Yörüklerin bildiği bir yemek vardır: lepe.
Bulgurdan yapılır.
Babam çocukluğunun o anı yemeğini hâlâ çok sever. Çünkü insan bazen bir yemeği tadından dolayı değil, çocukluğunun hatırına sever. O sofrada belki bolluk yoktur ama alın teri vardır, sabır vardır, aile vardır, hayata tutunma vardır.
Bir gün şöyle demişti:
“Evimize patates girdiği zaman, sanki pirzola yemiş gibi sevinirdik.”
Bu cümle benim içimde yıllardır durur.
Çünkü insan bazen babasını uzun uzun anlattığı hikâyelerden değil, ağzından dökülen bir tek cümleden tanır.
Patatese pirzola gibi sevinen bir çocuk…
Ve yıllar sonra kendi çocuklarına hiçbir eksiklik hissettirmemek için tek maaşla mucizeler yaratmaya çalışan bir baba…
İşte benim babam böyle bir adamdır.
Köyden çıkıp Erdemli’deki ziraat okuluna gitmiş. O okul, sonradan araştırma merkezine dönüşmüş. Lise eğitimini orada tamamlamış. Ardından Tarsus İlçe Tarım’da göreve başlamış.
Ama hayatı orada bırakmamış.
Okumaya, öğrenmeye, kendini yetiştirmeye devam etmiş. Dışarıdan Gazi Eğitim’i bitirmiş ve tarım öğretmeni olmuş. Sonra eski adıyla İvriz Köy Enstitüsü, sonraki adıyla İvriz Öğretmen Okulu’na tarım şefi olarak atanmış.
Biz üç kardeş, o öğretmen okulu lojmanlarında dünyaya geldik.
Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki o yıllar belki de hayatımızın en güzel yıllarıymış.
Çocukken insan bunu fark etmiyor.
Çocukluk, içinde yaşarken sıradan sanılan ama yıllar geçince insanın kalbinde en kıymetli mücevhere dönüşen bir zaman dilimiymiş.
Babam her baba gibi bazen katı görünürdü.
Sert bakardı.
Az konuşurdu.
Bazı isteklerimize hemen evet demezdi.
Biz de her çocuk gibi içimizden “Acaba babam bizi yeterince sevmiyor mu?” diye geçirirdik.
Oysa bugün anlıyorum…
Bazı babalar sevgisini yüksek sesle söylemez.
Bazı babalar sevgisini sarılarak değil, düşünerek gösterir.
Bazı babalar “seni seviyorum” demez ama sen üşüme diye kömürün bitmesini hesaplar.
Bazı babalar “canım evladım” demez ama ay sonunu nasıl getireceğini düşünürken kendi ihtiyaçlarından vazgeçer.
Bazı babalar duygularını kelimelere dökemez ama bütün ömrünü çocuklarının eksik kalmaması için harcar.
Benim babam da öyleydi.
Tek maaşla harikalar yaratırdı.
Biz hiçbir şeyin eksikliğini çekmeyelim diye uğraşırdı.
Belki o gün anlamıyorduk ama bugün çok iyi anlıyoruz.
Çocukken insan babasının cebini bilmez.
Evin bütçesini bilmez.
Ay sonunu bilmez.
Pazar parasını, okul masrafını, ayakkabıyı, defteri, kalemi bilmez.
Çocuk sadece ister.
Baba ise çoğu zaman kendi içinde susarak hesap yapar.
Benim çocukluğumdan hiç unutamadığım bir anı var.
Siyah beyaz televizyonun yeni yeni evlere girdiği yıllar…
Bizim yakın komşumuzda televizyon vardı. O da okul müdürümüzdü. Biz çocuklar her gün onların evine çizgi film izlemeye giderdik.
Annemle babam yandaki evden seslenirdi:
“Hadi çocuklar, yemek hazır.”
Ama biz aç kalmayı göze alır, televizyondan ayrılmak istemezdik.
Bir gün babam dayanamadı.
“Bu böyle olmayacak, biz de bari bir televizyon alalım.” dedi.
Ve sırf biz mutlu olalım diye o kıt bütçenin içinde eve siyah beyaz bir televizyon aldı.
O gün bizim ev sinemaya döndü.
Komşuluk vardı.
Hatır vardı.
Saygı vardı.
Birlikte sevinmek vardı.
Bir televizyonun etrafında toplanan insanlar vardı.
Bugün teknoloji büyüdü ama insan ilişkileri küçüldü sanki.
Evlerde dev ekranlar var ama eski sıcaklık yok.
Kanallar çoğaldı ama ortak sevinçler azaldı.
Sesler yükseldi ama gönüller birbirine eskisi kadar yaklaşmıyor.
O günleri düşündükçe sadece babamı değil, kaybetmeye başladığımız insanlığı da özlüyorum.
Babam maaş aldığı zaman bana oyuncak alırdı.
Her ay…
O kıt bütçenin içinde, belki kendisine almadığı bir şeyi bana alırdı.
Ne oyuncaklarım olmadı ki…
Ama ben yine çocukluğun o doymaz hâliyle daha fazlasını isterdim.
Bugün düşünüyorum da çocukken elimdeki oyuncağın değerini değil, alamadığım oyuncağın eksikliğini büyütmüşüm.
İnsan büyüyünce anlıyor:
Asıl oyuncak, babanın sana aldığı şey değilmiş.
Asıl armağan, o oyuncağın arkasındaki fedakârlıkmış.
Asıl değer, paketin içindeki nesne değil; babanın cebinden değil, yüreğinden koparıp verdiği emekmiş.
Babamın “İnce Cumali” lakabı da öğretmen okulu yıllarından kalma.
O dönem okulda sinema vardı. Öğrencilere filmler izletilirdi. Yılmaz Güney’in meşhur filmindeki İnce Cumali’den esinlenerek öğrenciler bu lakabı babama takmışlar.
Ama ben biliyorum ki bu lakap sadece bir film kahramanından gelmedi.
Babam, o öğrenciler için de bir babaydı.
İlkokuldan sonra anasını babasını köyde bırakıp gelen çocuklar vardı.
Kimi yol parasını zor bulup okula erken gelirdi.
Kimi bir ay önceden getirilirdi ki bir daha geliş gidiş masrafı olmasın.
Okul açılana kadar bizim evimizde kalan öğrenciler olurdu.
Bizim evimizde hep misafir öğrenciler olurdu.
Bir tabak yemek daha konurdu sofraya.
Bir yatak daha serilirdi.
Bir çocuğun yüzü biraz daha gülsün diye evin düzeni değişirdi ama gönül daralmazdı.
Babam sadece bize değil, onlara da sahip çıkardı.
Belki de gerçek öğretmenlik buydu.
Sadece ders anlatmak değil…
Bir çocuğun yalnızlığını görmek.
Bir öğrencinin cebindeki parasızlığı hissetmek.
Gurbete erken düşmüş bir çocuğun başını okşamak.
Ona okulun sadece sınıftan ibaret olmadığını, bir insanın başka bir insana yuva olabileceğini göstermek.
Sonra Diyarbakır Ergani Dicle Öğretmen Okulu yılları geldi.
80 darbesi öncesinin ağır, karışık, zor zamanları…
Babam oraya zorunlu bir görev değişikliğiyle gitmişti ama orada da değişmedi.
Nereye giderse gitsin aynı adamdı.
Hem bize baba oldu hem öğrencilerine.
Çünkü bazı insanlar görev yaptıkları yerden daha büyüktür.
Onlar makamdan güç almaz; gittikleri yere karakterleriyle güç verirler.
Babam da öyleydi.
En son çalıştığı okul Erdemli Lisesi oldu.
Oturduğumuz ev, hemen gecekondu mahallesinin yanında üç katlı bir evdi.
Bizim çocukluk arkadaşlarımız o mahallenin çocuklarıydı.
Kimi balıkçı çocuğuydu.
Kimi boyacı…
Kimi hamal…
Kimi yoksulluğun içinden hayata tutunmaya çalışan tertemiz çocuklardı.
Babam onlara da yol gösterdi.
Birçoğuna öğüt verdi.
Birçoğunun kendi işini kurması için destek oldu.
Kiminin omzuna elini koydu.
Kimine “Sen yaparsın.” dedi.
Kimine kapı açtı.
Kimine cesaret verdi.
Bugün düşündüğümde babamın en büyük özelliklerinden birinin bu olduğunu görüyorum:
O, insanı sınıfına göre ayırmazdı.
Zengin, fakir, köylü, şehirli, makam sahibi, emekçi diye bakmazdı.
İnsan insandı onun için.
Dostunun iyi gününde de zor gününde de yanında olurdu.
Bir düğüne giderse en son ayrılmak isterdi.
Bir acı gün yaşandığında hemen dönmek istemezdi.
Çünkü ona göre dostluk, sadece görünmek değildi.
Dostluk, iyi günde sevinci paylaşmak; zor günde sessizce yanında durabilmekti.
Biz kendi çocukları için de hep öyleydi.
İyi günümüzde arkamızda durdu.
Zor günümüzde de…
Bazen konuşmadan…
Bazen kızarak…
Bazen öğüt vererek…
Bazen sadece varlığıyla…
Ama hep oradaydı.
Bir çınar gibi.
Gövdesi sert, gölgesi geniş, kökü derinde…
Babamın kendine göre stratejileri vardı.
Belki de yokluk içinde büyümenin verdiği bir sağlamcılık anlayışıydı bu.
Her şeyi önceden düşünürdü.
Kolay kolay savrulmazdı.
Hayatı hafife almazdı.
Çünkü hayat onu hiç hafife almamıştı.
Askerde bile fotoğraf çekerek geçimini sağlamış bir adamdan söz ediyorum.
Çukurova’nın, Torosların eteklerinden çıkıp gelen; hayatı ilmek ilmek çözmüş, her düğümünü sabırla açmış, mücadeleden kaçmamış bir adamdan…
O bir bakıma hayatın kendi Survivor’ıydı.
Ama kamerasız, alkışsız, ödülsüz…
Sadece alın teriyle…
Sadece onuruyla…
Sadece ailesini ayakta tutma inadıyla…
İnce Cumali buydu işte.
Bugün üç kardeşiz.
Üçümüzün de hayatında annemle babamın emeği, gölgesi, duası, sabrı var.
Geçenlerde bir çocukluk fotoğrafımıza baktım.
Biz küçücüğüz.
Annemle babam bizi sarıp sarmalamış.
O fotoğrafa uzun uzun baktım.
Bir insan bazen eski bir fotoğrafa bakarken sadece geçmişi görmez.
Zamanın nasıl aktığını görür.
Bir zamanlar bizi kucağına alan ellerin bugün ne kadar kıymetli olduğunu görür.
Bir zamanlar bizi koruyan anne babalarımızın bugün bizim sevgimize, ilgimize, sabrımıza ve daha çok yanlarında olmamıza ihtiyaç duyduğunu hisseder.
İşte insanı en çok bu düşündürüyor.
Çünkü hayat bir gün rolleri sessizce değiştiriyor.
Dün bizi onlar sarıp sarmalıyordu.
Bugün sıra bizde.
Dün biz düşmeyelim diye ellerimizden onlar tutuyordu.
Bugün onların ellerini daha sıkı tutma zamanı.
Dün bizim üstümüzü onlar örtüyordu.
Bugün onların gönlünü üşütmeme zamanı.
Dün biz çocuktuk, onlar dağ gibiydi.
Bugün biz büyüdük, onlar yaş aldı.
Ama ne garip ki insan kaç yaşına gelirse gelsin, babasının yanında yine çocuk kalıyor.
Ben bugün seksenli yaşlarını yaşayan anneme ve babama baktığımda sadece iki yaş almış insan görmüyorum.
Ben onlarda kendi çocukluğumu görüyorum.
İvriz’in lojmanlarını görüyorum.
Siyah beyaz televizyonun karşısında toplanan çocukları görüyorum.
Maaş günü alınan oyuncakları görüyorum.
Lepe kokan yoksul ama onurlu sofraları görüyorum.
Patatese pirzola gibi sevinen bir çocuğun, yıllar sonra çocuklarına dünya kurmaya çalışan hâlini görüyorum.
Öğrencilerine baba olmuş bir öğretmeni görüyorum.
Dostunu iyi günde de zor günde de yalnız bırakmayan bir adamı görüyorum.
Gecekondu mahallesinin çocuklarına umut veren bir büyüğü görüyorum.
Ve en çok da şunu görüyorum:
Bir insanın gerçek büyüklüğü, sahip olduklarıyla değil; dokunduğu insanların kalbinde bıraktığı izlerle ölçülür.
Babam bana bunu öğretti.
Belki uzun uzun konuşarak değil.
Belki büyük cümleler kurarak değil.
Ama yaşayarak…
Susarak…
Direnerek…
Çalışarak…
Ayakta kalarak…
Bizim için var olarak…
Bugün içimde ona söylemek istediğim çok şey var.
Belki çocukken söyleyemediklerim…
Belki gençken anlamadıklarım…
Belki yıllarca sıradan sandığım ama bugün gözümde büyüyen o fedakârlıklar…
Babam…
Sen belki bana sevgini her zaman kelimelerle göstermedin.
Ama ben artık biliyorum.
Senin sevgin, eve alınan siyah beyaz televizyonda vardı.
Maaş günü aldığın oyuncakta vardı.
Sofraya eklenen bir tabakta vardı.
Öğrencilerine açtığın kapıda vardı.
Dostlarının iyi gününde yanında oluşunda vardı.
Zor zamanlarda sessizce omuz verişinde vardı.
Bizim arkamızda çınar gibi durmanda vardı.
Ve en çok da yokluktan gelip bize yokluğu hissettirmemeye çalışmanda vardı.
İnsan babasını bazen geç anlıyor.
Ama geç anlamak, hiç anlamamaktan iyidir.
Bugün seni anlıyorum baba.
Daha derinden…
Daha içten…
Daha çok severek…
Ve bugün şunu biliyorum:
Bir evladın babasına verebileceği en büyük hediye, sadece özel günlerde güzel sözler söylemek değildir.
Asıl hediye, babasının emeğini unutmamaktır.
Onun ellerini tutmaktır.
Onun suskunluğundaki sevgiyi görmektir.
Onun geçmişine saygı duymaktır.
Onu sadece baba olarak değil, bir insan olarak da anlamaktır.
Çünkü baba dediğin bazen bir dağdır.
Ama her dağın da rüzgâr alan yamaçları vardır.
Baba dediğin bazen bir çınardır.
Ama her çınarın da zamanla daha çok sevgiye ihtiyaç duyan dalları vardır.
Baba dediğin bazen sert görünür.
Ama o sert kabuğun altında çocukları için çarpan yumuşacık bir yürek vardır.
Benim babam, namıdiğer İnce Cumali…
Yokluğun içinden onurla çıkmış bir Yörük çocuğu…
Öğrencilerine baba olmuş bir öğretmen…
Dostlarına vefalı bir insan…
Çocuklarına gölge olmuş bir çınar…
Ve benim hayatımda, ne kadar büyürsem büyüyeyim, yerini kimsenin dolduramayacağı ilk dayanak…
Bugün içimden sadece şunu söylemek geliyor:
İyi ki benim babamsın.
İyi ki o yokluklardan geçip bize varlık oldun.
İyi ki bizi sarıp sarmaladın.
İyi ki bazen sert durdun ama hep arkamızda oldun.
İyi ki bize sadece yaşamayı değil, insan kalmayı da öğrettin.
Şimdi sıra bizde baba…
Bir zamanlar sen bizi kucağına aldın.
Şimdi biz seni kalbimizin en kıymetli yerine koyuyoruz.
Bir zamanlar sen bizi korudun.
Şimdi biz de seni sevgimizle, saygımızla, ilgimizle korumak istiyoruz.
Bir zamanlar sen bizim çocukluğumuzu taşıdın.
Şimdi biz senin ilerleyen yaşlarını minnetle, sabırla, vefayla ve sevgiyle güzelleştirmek istiyoruz.
Çünkü insanın babası yaş aldıkça çocukluğu daha da kıymetleniyor.
İnsan, babasının elini tuttuğunda aslında kendi geçmişine, kendi köklerine, kendi çocukluğuna sarılıyor.
Ben bugün sana sarılırken sadece babama değil; çocukluğuma, emeğe, yokluğa, onura, öğretmenliğe, vefaya ve insan kalabilmenin en sade hâline sarılıyorum.
Babam…
Namıdiğer İnce Cumali…
Sen bizim sadece babamız değil, hayatımızın en sessiz ama en derin öğretmenisin.
Dilerim sağlığın, huzurun, nefesin, tebessümün, gölgen ve duan uzun yıllar başımızdan eksik olmaz.
Dilerim daha nice güzel günlerde aynı sofraya otururuz.
Dilerim daha çok anı biriktirir, daha çok sohbet eder, daha çok elini tutar, daha çok gözlerinin içine bakarak “İyi ki varsın baba.” diyebiliriz.
