İçeriğe geç
22 Ekim 2026, Perşembe
AraYazarlarİletişim
Köşe Yazıları

Bir Dernek Binasından 40 Bin Yüreğe: Mersin’de Atatürkçü Mücadelenin Unutulmaz Yılları

Paylaş
Haberi Dinle

Hayatım boyunca şuna inandım: Bir insanın gücü, sahip olduğu makamdan, parasından ya da çevresinden değil; inandığı değerler uğruna harekete geçirebildiği insanlardan gelir.

Bir insan tek başına çok şey düşünebilir, büyük hayaller kurabilir. Ama o hayalleri gerçeğe dönüştürmek istiyorsa başka insanların da aynı hayale inanmasını sağlamalıdır.

Benim için Atatürkçülük hiçbir zaman yalnızca bir düşünceyi savunmak, bir rozeti yakaya takmak ya da önemli günlerde Atatürk’ün fotoğrafı önünde saygıyla durmak olmadı.

Atatürkçülük benim için her şeyden önce örgütlenmek, üretmek, mücadele etmek, insanları ortak değerler etrafında buluşturmak ve Cumhuriyet’in kazanımlarını hayatın içinde yaşatmak demekti.

Bugün geriye dönüp baktığımda, Atatürkçü Düşünce Derneği Mersin İl Başkanlığı yaptığım yılların hayatımın en anlamlı, en heyecanlı ve en öğretici dönemlerinden biri olduğunu görüyorum.

O yıllarda yaşadıklarımızı, birlikte başardıklarımızı ve özellikle de unutamadığım bir 24 Temmuz akşamını anlatmak istiyorum.

Çünkü bazı anılar vardır; yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar değildir. Gelecek kuşaklara bırakılması gereken birer mücadele dersidir.

Bir Apartman Dairesinden Doğan Büyük Hayaller

2000’li yılların başıydı.

Atatürkçü Düşünce Derneği Mersin Şubesi, İstiklal Caddesi üzerinde kiralık bir apartman dairesinde faaliyet gösteriyordu.

İmkânlarımız sınırlıydı. Üyelerimizin büyük çoğunluğu Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine gönülden bağlı, hiçbir karşılık beklemeden çalışan insanlardı.

Üstelik o dönemde üyelik aidatımız aylık yalnızca bir liraydı.

Düşünün, bir lira!

Böylesine mütevazı bir bütçeyle büyük bir kentte etkili bir sivil toplum örgütü olmaya çalışıyorduk.

Ben önce, dönemin başkanının bir siyasi partiden aday olmak üzere görevinden ayrılmasının ardından yapılan olağanüstü seçim sürecinde, Muazzez Hanım’ın başkanlığında oluşturulan geçici yönetimde yaklaşık altı ay yönetim kurulu üyeliği yaptım.

O günlerde çok önemli bir şeyi gözlemledim.

Derneğimizin düşünsel birikimi güçlüydü. İnsanlarımız özveriliydi. Cumhuriyet’e bağlılık konusunda kimsenin kuşkusu yoktu.

Ama bu birikimi toplumla buluşturacak, Mersin’in gündemini etkileyebilecek, insanları derneğe çekecek daha güçlü bir örgütlenmeye ihtiyacımız vardı.

Başkanlığa seçildiğimde ilk düşündüğüm şey de buydu.

Biz neden yalnızca belli günlerde hatırlanan bir dernek olalım? Neden Mersin’deki Cumhuriyetçilerin, aydınların, gençlerin, öğretmenlerin ve sanatçıların her gün buluştuğu bir merkez olmayalım?

İşte her şey bu soruyla başladı.

Orhan Bey’in Kapısını Çaldığım Gün

Eski Valilik yakınlarında, Uray Caddesi üzerinde, Üçüncü Noterliğin bulunduğu binanın teras katında Artvinliler Derneği tarafından kullanılan geniş bir yer vardı.

Yaklaşık 400 metrekarelik bu alanın içinde toplantı ve konferans salonu, restoran bölümü ve çeşitli kullanım alanları bulunuyordu.

Buranın derneğimiz için çok uygun olduğunu düşündüm.

Üçüncü Noter Orhan Bey, aynı zamanda derneğimizin üyesiydi. Atatürkçü kimliğiyle tanıdığımız, Cumhuriyet değerlerine bağlı bir insandı.

Bir gün yanına gittim.

Kendisine düşündüklerimi anlattım.

“Orhan Bey,” dedim, “sizin nasıl bir Atatürkçü olduğunuzu hepimiz biliyoruz. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de temsil ettiği düşünceye yakışır bir yerde faaliyet göstermesi gerektiğine inanıyorum. Gelin, burayı Atatürkçülerin buluşma merkezi yapalım.”

Kolay olmadı.

Uzun uzun konuştuk. Kendisine ne yapmak istediğimizi, nasıl bir dernek hayal ettiğimi, Mersin’de nasıl bir Cumhuriyet kültür merkezi oluşturabileceğimizi anlattım.

Sonunda ikna oldu.

Sağ olsun, kullanılan mekânı içindeki malzemelerle birlikte hiçbir karşılık talep etmeden derneğimizin kullanımına bıraktı.

Bugün, aradan bunca yıl geçmişken kendisine bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.

Çünkü bazı insanlar vardır, bir kuruma yalnızca maddi destek vermezler. O kurumun geleceğine kapı açarlar.

Orhan Bey’in yaptığı tam da buydu.

Bir Yıllık Kiradan Bir Aylık Gidere!

Elbette işin bir de ekonomik boyutu vardı.

Eski dernek binamızın yıllık kirası yaklaşık 1.870 liraydı.

Yeni yerimizin ise yalnızca aylık kirası 500 liraydı. İki çalışanımızın ücretleri ve diğer giderlerle birlikte aylık harcamamız yaklaşık 2.000 liraya ulaşıyordu.

Yani eski binamızın neredeyse bir yıllık kirasına karşılık gelen tutarı, yeni yerimizde bir ayda harcayacaktık.

Bu rakamları yönetim kurulunda konuştuğumuzda arkadaşlarımızın bir kısmı doğal olarak endişelendi.

Haklıydılar.

Aylık bir lira aidat toplayan bir derneğin böylesine büyük bir ekonomik yükün altına girmesi kolay bir karar değildi.

Ama ben meseleye yalnızca gider hesabı olarak bakmıyordum.

Çünkü eski yerimizde konferans yapacağımız zaman salon kiralamak zorundaydık. Etkinliklerimizi dışarıda düzenlediğimiz için ilgili makamlara her seferinde gerekli bildirimleri yapmak ve izin süreçleriyle uğraşmak durumunda kalıyorduk.

Oysa yeni yerimizde yaklaşık 250 kişilik bir konferans salonu ve 100 kişilik bir restoran bölümü vardı.

Bir başka ifadeyle artık yalnızca bir dernek binamız değil, kendi etkinliklerini gerçekleştirebilen, üyelerini ağırlayabilen, gelir ve destek oluşturma potansiyeli bulunan bir yaşam alanımız olacaktı.

Arkadaşlarıma şöyle söyledim:

“Siz bu işi bana bırakın. Biz burada bu parayı da buluruz, derneğin bütün ihtiyaçlarını da karşılarız. Yeter ki çalışalım, yeter ki insanlara yaptığımız işin değerini gösterelim.”

Benim inandığım bir şey vardı.

İnsanlar, verdikleri desteğin nereye gittiğini ve nasıl değerlendirildiğini gördüklerinde daha fazla katkıda bulunurlar.

Bir kurumun en büyük sermayesi kasasındaki para değil, toplumda oluşturduğu güvendir.

Biz önce o güveni büyütmeliydik.

Derneğin Işıkları Artık Her Akşam Yanıyordu

Yeni binaya taşındıktan sonra hayal ettiğimiz değişim yavaş yavaş gerçekleşmeye başladı.

Artık derneğimiz yalnızca yönetim kurulu toplantılarının yapıldığı bir yer değildi.

İnsanların uğradığı, sohbet ettiği, çayını içtiği, ülkenin sorunlarını tartıştığı, sanatla ve edebiyatla buluştuğu bir merkez hâline gelmişti.

Çarşamba akşamları Turhan Alıcı’nın öncülüğünde türkü geceleri düzenliyorduk.

O akşamları unutamam.

Salonumuz neredeyse her hafta dolup taşıyordu. Kimi zaman 200, kimi zaman 250 kişi aynı salonda buluşuyor, Anadolu’nun türkülerini birlikte söylüyordu.

Bir yanda bağlamanın sesi, diğer yanda Cumhuriyet’e gönül vermiş insanların dostluğu…

Türküler bazen bir memleket özlemini, bazen bir sevdayı, bazen de haksızlığa karşı direnişi anlatıyordu.

Biz de o türkülerde kendimizi buluyorduk.

Cuma ve cumartesi akşamları edebiyat söyleşileri düzenliyorduk.

Şairlerimizi, yazarlarımızı, Cumhuriyet aydınlarını doğum günlerinde veya ölüm yıl dönümlerinde anıyor; onların düşüncelerini, eserlerini ve topluma bıraktıkları mirası konuşuyorduk.

Konferanslar, paneller, anma programları, kültürel etkinlikler…

Dernek neredeyse haftanın her günü yaşayan bir merkez olmuştu.

Ve ben o günlerde çok önemli bir gerçeği bir kez daha gördüm:

İnsanları bir araya getirmek için yalnızca aynı düşünceyi savunmaları yetmez. Onlara birlikte yaşayabilecekleri bir kültür, paylaşabilecekleri bir ortam ve ait hissedecekleri bir yuva da sunmalısınız.

Biz Atatürkçü Düşünce Derneği’ni Mersin’de böyle bir yuvaya dönüştürmeye çalışıyorduk.

Ulusal Birlik Hareketi: Dağınık Güçleri Birleştirmek

Ancak bizim hedefimiz yalnızca derneğimizin faaliyetlerini artırmak değildi.

Mersin’de çok sayıda demokratik kitle örgütü, sendika, dernek ve siyasi yapı vardı.

Hepsi kendi alanında Cumhuriyet’e, laikliğe, ulusal bağımsızlığa ve demokrasiye sahip çıkmaya çalışıyordu.

Fakat önemli bir sorun vardı.

Herkes ayrı ayrı hareket ediyordu.

Bir dernek bir yerde açıklama yapıyor, bir sendika başka bir yerde etkinlik düzenliyor, siyasi partiler kendi programlarını gerçekleştiriyordu.

Aynı değerleri savunan insanlar, çoğu zaman birbirlerinden habersiz mücadele ediyordu.

Ben buna hep şöyle bakıyordum:

Elimizde barut vardı ama herkes kendi küçük atışını yapıyordu. Oysa güçlerimizi birleştirirsek çok daha güçlü bir ses çıkarabilirdik.

Bu düşünceden hareketle Ulusal Birlik Hareketi adı altında geniş bir örgütlenmeye öncülük ettik.

Mersin’deki Cumhuriyetçi, demokratik, ulusal bütünlüğü ve ortak anayasal değerleri savunan sivil toplum örgütlerini, sendikaları ve çeşitli kuruluşları aynı çatı altında buluşturmaya çalıştık.

Zamanla yaklaşık 88 örgüt ve temsilcinin katıldığı büyük bir birliktelik ortaya çıktı.

Üstelik sekiz siyasi partinin il başkanı da resmî platform üyeliği dışında, dayanışma anlayışıyla bu çalışmalara katılıyordu.

Her pazartesi toplanıyorduk.

Adeta Mersin’in demokratik örgütlerinden oluşan bir meclis gibiydik.

Herkes görüşünü söylüyor, ülkenin ve kentin gündemi tartışılıyor, ortak kararlar alınıyordu.

Bu oluşumun başkanlığını da Atatürkçü Düşünce Derneği Mersin İl Başkanı olarak ben yürütüyordum.

Farklı kuruluşların yöneticilerinin aynı masada oturması, farklı düşüncelere rağmen ortak Cumhuriyet değerlerinde buluşabilmesi başlı başına önemliydi.

Biz kimsenin kendi kimliğinden vazgeçmesini istemiyorduk.

Herkes kendi örgütünün, kendi düşüncesinin ve kendi mücadele alanının temsilcisi olmaya devam edecekti.

Ama söz konusu Cumhuriyet, bağımsızlık, laiklik ve ulusal değerler olduğunda birlikte hareket edecektik.

Atatürk’ün Millî Mücadele yıllarında ortaya koyduğu örgütlü dayanışma anlayışından aldığım ders de buydu.

Birlik olmak, herkesin aynı düşünmesi değildir. Ortak değerler için farklılıklarımızı aşarak birlikte hareket edebilmektir.

Bir Restoran Açılışında Değişen Her Şey

Bu çalışmalarımızın Mersin’de nasıl karşılık bulduğunu anlatan çok özel bir anım var.

Başkanlığımın ilk dönemlerinde belediye başkanlarından randevu almakta oldukça zorlanıyorduk.

Bazen haftalarca, hatta aylarca bekliyorduk. Bazen de taleplerimize geri dönüş bile olmuyordu.

Ancak derneğimizin faaliyetleri arttıkça, Ulusal Birlik Hareketi güçlendikçe ve yaptığımız çalışmalar yerel basında daha fazla yer buldukça bu durum değişmeye başladı.

Bir gün dernek üyelerimizden biri, Tece bölgesinde yeni açılacak bir restoranın şef garsonu olduğunu söyleyerek beni açılışa davet etti.

“Başkanım, mutlaka gelmenizi istiyorum. Patronum da sizinle tanışmak istiyor,” dedi.

Ben de arkadaşlarımla sözleştim ve akşam açılışa gittim.

Restoranın bahçesinden içeri girdiğimde üyemiz beni karşıladı. Ardından işletme sahibi geldi.

O sırada sol taraftaki masalardan birinde dönemin belediye başkanları oturuyordu.

Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan da aralarındaydı.

Beni görünce:

“Başkanım, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanımız da geldi,” diye seslendiler.

Macit Başkan bana döndü.

“Gel başkan, gel. Seni takip ediyorum. Çok güzel işler yapıyorsunuz. Buyur, bizim masaya otur,” dedi.

Teşekkür ettim.

“Sağ olun başkanım, arkadaşlarımla geldim. Başka bir zaman inşallah birlikte otururuz,” dedim.

Bunun üzerine:

“Seninle birlikte çalışalım. Güçlerimizi birleştirelim,” dedi.

Ben de gülümseyerek:

“Başkanım, randevu verirseniz neden olmasın, geliriz,” dedim.

Hiç düşünmeden yanıt verdi:

“Yarın sabah saat 10.00’da seni Büyükşehir Belediyesindeki odamda bekliyorum.”

O an içimden şunu geçirdim:

Demek ki bir kurumun ciddiye alınması için yalnızca haklı olması yetmiyormuş.

Çalışması, üretmesi, toplumda karşılık bulması ve örgütlü bir güç hâline gelmesi gerekiyormuş.

Macit Özcan’ın Odasında Başlayan Büyük Hazırlık

Ertesi sabah saat 10.00’da Büyükşehir Belediyesine gittim.

Daha önce randevu almakta zorlandığımız belediyede bu kez kapıda karşılandım.

Başkanın özel kalemi bilgilendirilmişti.

Doğrudan odasına alındım.

Macit Başkan’la uzun uzun sohbet ettik.

Bir ara bana şöyle dedi:

“Senin yaptıklarını takip ediyorum. Mersin’de yerel medyada birinci sırada ben çıkıyorum. Yeni ekmek fabrikalarını kurduk, sürekli haber oluyoruz. İkinci sırada sen çıkıyorsun. Atatürkçü Düşünce Derneği olarak çok yoğun bir gündem oluşturuyorsunuz.”

Ardından yine aynı teklifi yaptı:

“Güçlerimizi birleştirelim.”

Ben de kendisine şunu söyledim:

“Başkanım, biz Cumhuriyet’in kazanımları, Atatürk devrimleri ve Anadolu aydınlanması için gönüllü çalışan insanlarız. Bu doğrultuda çalışan herkesle birlikte hareket etmeye hazırız.”

Bunun üzerine:

“Peki başkan, dile benden ne dilersen,” dedi.

O günlerde 24 Temmuz Lozan Antlaşması’nın yıl dönümü için hazırlık düşüncelerimiz vardı.

Biz Lozan etkinliklerini daha önce çoğunlukla Mersin’in yayla köylerinde, daha sınırlı katılımlarla gerçekleştiriyorduk.

Ama benim aklımda başka bir şey vardı.

2003 yılı, Cumhuriyetimizin 80. yılıydı.

Böylesine anlamlı bir yılda Lozan’ın önemini yalnızca birkaç yüz kişiye değil, on binlerce insana anlatmak istiyordum.

Macit Başkan’a döndüm.

“Başkanım,” dedim, “bu yıl 24 Temmuz Lozan Şenliği’ni Cumhuriyet Meydanı’nda büyük bir konserle gerçekleştirmek istiyorum. Sizden bir sanatçı desteği istiyorum.”

Hiç beklemediğim kadar hızlı gelişti her şey.

Telefonu eline aldı.

Haluk Levent’le bağlantı kuruldu.

Kısa bir görüşmenin ardından 24 Temmuz için anlaşma sağlandı.

İşte o an içimde büyük bir heyecan oluştu.

Çünkü artık hayal ettiğimiz etkinliğin gerçekleşmesi için çok önemli bir adım atılmıştı.

Ama henüz işin başındaydık.

İstanbul’dan Gelen Telefon: “Genç Adam, Seni Takip Ediyoruz”

Yönetim kurulumuzla birlikte büyük bir hazırlığa başladık.

O yıllarda bugünkü gibi sosyal medya olanakları yoktu.

Bir duyuruyu birkaç saniyede yüz binlerce kişiye ulaştırmak mümkün değildi.

Biz de Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere ulusal gazetelerde ilanlar yayımlattık. Yerel basınla görüştük. Radyo ve televizyon programları yaptık.

Mersin’de büyük bir Lozan Şenliği gerçekleştireceğimizi duyuruyorduk.

Bir gün derneğin telefonu çaldı.

Sekreteryadaki arkadaşımız yanıma geldi.

“Başkanım, 68’liler Birliği Vakfı Genel Başkanı Gökalp Eren sizi arıyor,” dedi.

Telefonu aldım.

Karşımdan son derece etkileyici, kendinden emin bir ses yükseldi.

“Genç adam,” dedi, “seni ve yönetim kurulunu İstanbul’dan takip ediyoruz. Mersin’de çok güzel işler yapıyorsunuz.”

Ardından devam etti:

“24 Temmuz’daki Lozan Şenliği’ne biz de 68’liler Birliği Vakfı Genel Merkezi olarak katılmak istiyoruz. Uygun görürseniz sizinle birlikte olmak isteriz.”

O an hissettiklerimi anlatmak kolay değil.

Düşünün…

Karşınızda Deniz Gezmiş kuşağının mücadele arkadaşlarından biri var.

Türkiye’nin bağımsızlık, demokrasi ve gençlik mücadelelerinin en çalkantılı dönemlerinden geçmiş bir insanla konuşuyorsunuz.

Ben o sırada henüz 34 yaşında genç bir dernek başkanıydım.

1968 kuşağı benim için yalnızca tarih kitaplarında okuduğum bir dönem değildi.

Bağımsızlık düşüncesinin, gençlik cesaretinin, emperyalizme karşı mücadelenin ve bedel ödemeyi göze alan bir kuşağın simgesiydi.

Elbette o dönemin bütün siyasal tartışmalarını ve yöntemlerini aynı değerlendirmek zorunda değildik. Ama o kuşağın bağımsız Türkiye idealinin taşıdığı tarihsel anlamı önemsiyordum.

Telefonda Gökalp Eren’e:

“Bizim için büyük bir mutluluk ve onur olur. Sizi Mersin’de ağırlamaktan gurur duyarız,” dedim.

Ve böylece 24 Temmuz etkinliğimiz bambaşka bir anlam kazandı.

Lozan’a Giden Günlerde Cumhuriyet’i Anlatmak

Etkinliğe yaklaşık on gün kala Gökalp Eren Mersin’e geldi.

Kendisini karşıladık, derneğimizde ağırladık.

Sonraki günlerde birlikte yoğun bir program yürüttük.

Yerel televizyonlara çıktık. Radyo programlarına katıldık. Basın toplantıları düzenledik.

Cumhuriyet’in kuruluşunu, Millî Mücadele’yi, bağımsızlık düşüncesini ve Lozan Antlaşması’nın tarihsel önemini anlattık.

Benim için Lozan, yalnızca bir diplomatik belge değildi.

Lozan, askerî zaferin ardından yeni Türk devletinin uluslararası alandaki egemenliğinin tanınmasını sağlayan tarihsel bir dönüm noktasıydı.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Cumhuriyet’in kuruluşuna giden süreçte bağımsızlığın hukuksal ve diplomatik temellerini güçlendirmişti.

Atatürk’ün ve Millî Mücadele kadrolarının verdiği mücadelenin anlamını genç kuşaklara anlatmak zorundaydık.

Ama bunu yalnızca kürsülerden uzun konuşmalar yaparak gerçekleştiremeyeceğimizi de biliyordum.

Gençlere ulaşmanın yollarından biri onların sevdiği sanatla, müzikle, kültürle buluşmaktı.

İşte Haluk Levent konserinin benim gözümdeki önemi buydu.

Bir genç belki o akşam meydana yalnızca sevdiği sanatçıyı dinlemek için gelecekti.

Ama oradan ayrılırken Lozan’ın ne olduğunu, Cumhuriyet’in hangi koşullarda kurulduğunu, Atatürk’ün bağımsızlık mücadelesini de düşünerek gidebilirdi.

Benim istediğim tam olarak buydu.

Atatürkçülüğü yalnızca konferans salonlarında konuşulan bir düşünce olmaktan çıkarıp toplumun hayatına taşımak.

24 Temmuz 2003: Cumhuriyet Meydanı’nda Kırk Bin Yürek

Ve sonunda o büyük gün geldi.

24 Temmuz 2003…

Mersin Cumhuriyet Meydanı…

Akşam saatleri yaklaştıkça meydan dolmaya başladı.

Gençler, aileler, öğrenciler, öğretmenler, işçiler, emekliler…

Cumhuriyet’e gönül vermiş binlerce insan aynı meydanda buluşuyordu.

Kalabalık büyüdükçe heyecanımız da büyüyordu.

Meydanın yaklaşık 40 bin kişilik kapasiteye sahip olduğu söyleniyordu. O gece gördüğümüz manzara, alanın neredeyse tamamen dolduğu yönündeydi.

İnsanların coşkusu, alkışları, sesleri…

Bugün bile gözlerimi kapattığımda o meydanı hatırlıyorum.

Sahnede Haluk Levent vardı.

Biz protokol bölümünde oturuyorduk.

Yanımda Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan ve Gökalp Eren vardı.

Bir ara Gökalp Eren bana doğru eğildi.

Kulağıma:

“Genç adam, genç başkan,” dedi, “sen şu anda burada ne yaptığının farkında mısın?”

Şaşırdım.

“Ne yaptım Gökalp Abi?” dedim.

Meydana baktı.

Sonra bana döndü.

“Bak, şu anda burada kırk bin gence Lozan’ı anlatıyorsun. Kırk bin gence Atatürk’ü anlatıyorsun. Onların bu düşünceye sempati duymasını, saygı göstermesini sağlıyorsun. Sen bu akşam çok büyük bir iş başardın.”

İşte o sözler…

Aradan yıllar geçti.

Hayatımda çok sayıda toplantıya katıldım, konuşmalar yaptım, çeşitli görevler üstlendim.

Ama o cümleleri hiç unutmadım.

Şimdi bunları yazarken bile aynı heyecanı hissediyorum.

Çünkü o an anladım ki biz yalnızca bir konser düzenlememiştik.

Biz bir düşünceyi on binlerce insanın hayatına dokundurmuştuk.

Cumhuriyet’in kuruluş değerlerini gençlerin coşkusuyla buluşturmuştuk.

O geceki başarı yalnızca benim değildi.

Yönetim kurulumuzun, dernek üyelerimizin, Ulusal Birlik Hareketi’ne katılan kuruluşların, destek veren belediyelerimizin, sanatçılarımızın ve emeği geçen bütün Cumhuriyet gönüllülerinin ortak başarısıydı.

Ben yalnızca o büyük emeğin sorumluluğunu taşıyan insanlardan biriydim.

Ve bundan büyük bir onur duydum.

Kapıları Açan Şey Makam Değil, Yapılan İşti

O geceden sonra Mersin’de Atatürkçü Düşünce Derneği’ne yönelik yaklaşımın belirgin biçimde değiştiğini gördük.

Daha önce randevu almakta zorlandığımız kurumlarda artık çok daha kolay karşılanıyorduk.

Belediye başkanları, kurum yöneticileri, sivil toplum temsilcileri bizimle çalışmak istiyordu.

Ama bu değişimin nedenini hiçbir zaman yalnızca kişisel ilişkilerde aramadım.

Asıl neden, derneğimizin ortaya koyduğu çalışmalardı.

Biz insanlara ne yapmak istediğimizi yalnızca anlatmamış, göstermiştik.

Bu süreçte dönemin Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan’ın, Akdeniz Belediye Başkanı Kenan Yücesoy’un, Yenişehir Belediye Başkanı İbrahim Genç’in, Mezitli Belediye Başkanı Hakan Demirsoy’un ve Toroslar Belediye Başkanı Hamit Tuna’nın çeşitli ihtiyaçlarımızda verdikleri destekleri de unutamam.

Farklı siyasi partilerden belediye başkanlarıyla Cumhuriyet ve kent yararına ortak çalışmalar gerçekleştirebilmek benim için ayrıca değerliydi.

Çünkü ben Atatürkçülüğü hiçbir zaman bir siyasi partinin dar sınırlarına sığdırmadım.

Cumhuriyet’in temel değerlerine, laikliğe, ulusal bağımsızlığa ve demokrasiye sahip çıkmak isteyen herkesin ortak bir zeminde buluşabileceğine inandım.

Elbette siyasi görüşlerimiz farklı olabilirdi.

Eleştirilerimiz, anlaşmazlıklarımız da olabilirdi.

Ama ortak bir kamu yararı söz konusu olduğunda birlikte çalışmayı bilmeliydik.

Bu anlayış sayesinde derneğimizin artan giderlerini karşılayabildik, etkinliklerimizi sürdürebildik ve daha geniş kitlelere ulaşabildik.

İnsanlar yaptığımız işleri gördükçe bağışta bulunuyor, destek veriyor, yeni projelerde görev almak istiyordu.

O günlerde öğrendiğim bir başka gerçek de şuydu:

Çalışan bir örgüt destek bulur. Güven veren bir örgüt büyür. Toplumun hayatına dokunan bir örgüt ise kalıcı bir iz bırakır.

Atatürk’ün Mücadele Anlayışından Öğrendiğim Ders

Bazen geçmişte yaşadığımız bu olayları düşünürken aklıma Mustafa Kemal Atatürk’ün Millî Mücadele yıllarında karşılaştığı imkânsızlıklar gelir.

Bir millet düşünün…

Orduları dağıtılmış, silahlarına el konulmuş, toprakları işgal edilmiş, ekonomik kaynakları tükenmiş.

Ama o milletin içinden bir lider çıkıyor.

Ve bütün bu yoklukların karşısında teslim olmayı değil, örgütlenmeyi seçiyor.

Millî Mücadele’nin ruhunu özetleyen o kararlılık:

Para yoksa bulunacak.

Silah yoksa temin edilecek.

İmkân yoksa yaratılacak.

Düşman güçlü olsa da mücadeleden vazgeçilmeyecek.

Bunları Atatürk’ün birebir sözleri olarak değil, onun mücadele anlayışından çıkardığım dersler olarak ifade ediyorum.

Çünkü Mustafa Kemal’in en büyük özelliklerinden biri, imkânsızlıkları sayıp kenara çekilmemesiydi.

İnsanları örgütlüyor, ortak hedefler belirliyor, sorumluluk veriyor ve toplumsal iradeyi harekete geçiriyordu.

Bizim Mersin’de yaptıklarımızı elbette Millî Mücadele’nin tarihsel büyüklüğüyle karşılaştırmak mümkün değil.

Ama oradan öğrendiğimiz yöntem aynıydı:

Önce inanacaksınız. Sonra örgütleneceksiniz. Ardından çalışacak, üretecek ve insanlara güven vereceksiniz.

Bir apartman dairesinden 400 metrekarelik bir kültür merkezine taşınırken de aynı düşünceyle hareket ettik.

Aylık bir lira aidatla büyük etkinlikler yapmaya çalışırken de…

88 örgüt ve temsilciyi aynı masa etrafında buluştururken de…

Cumhuriyet Meydanı’nda on binlerce insanı bir araya getirirken de…

Bizi ayakta tutan şey yalnızca imkânlarımız değildi.

İnancımız, dayanışmamız ve çalışma azmimizdi.

Bugünün Sivil Toplumuna Birkaç Sözüm Var

Aradan yirmi yılı aşkın zaman geçti.

Bugün sivil toplum örgütlerinin çalışmalarına baktığımda hâlâ aynı soruyu soruyorum:

Biz gerçekten toplumun hayatına ne kadar dokunuyoruz?

Bir derneğin başarısını yalnızca üye sayısıyla, sahip olduğu binayla veya düzenlediği basın açıklamalarının sayısıyla ölçemeyiz.

Önemli olan, o derneğin toplumda nasıl bir değişim yarattığıdır.

Kaç genci düşünmeye yönelttiniz?

Kaç insanı bir araya getirdiniz?

Kaç toplumsal soruna çözüm aradınız?

Kaç insanın Cumhuriyet’in değerlerini daha iyi anlamasına katkıda bulundunuz?

Kaç kişinin kendisini yalnız hissetmediği bir dayanışma ortamı kurdunuz?

Bence asıl sorular bunlardır.

Sivil toplum örgütleri yalnızca tepki veren kurumlar olmamalıdır.

Elbette yanlışlara karşı çıkacağız. Cumhuriyet’in temel değerlerini savunacağız. Gerektiğinde meydanlarda olacağız.

Ama bununla yetinmeyeceğiz.

Kültür üreteceğiz.

Sanatla buluşacağız.

Gençlere ulaşacağız.

Eğitim çalışmaları yapacağız.

Toplumsal dayanışmayı büyüteceğiz.

Çünkü bir düşünceyi yaşatmanın en etkili yolu, onu insanların günlük hayatının bir parçası hâline getirmektir.

Benim Mersin’de Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanlığı döneminden çıkardığım en önemli ders budur.

Bir Başkanın Değil, Birlikte İnanan İnsanların Hikâyesi

Bu yazıyı kaleme alırken amacım geçmişte yaptıklarımızı bir başarı listesi gibi sıralamak değil.

Zaten hiçbir başarı tek bir insanın eseri değildir.

O yıllarda bizimle birlikte çalışan yönetim kurulu üyelerimizin, kadınlarımızın, gençlerimizin, öğretmenlerimizin, sanatçılarımızın, sendikacılarımızın, sivil toplum temsilcilerimizin ve gönüllülerimizin her birinin bu hikâyede emeği vardır.

Kimi salonu hazırladı.

Kimi davetiyeleri dağıttı.

Kimi gazetelere ilan verdi.

Kimi bağış topladı.

Kimi etkinliklerde görev aldı.

Kimi yalnızca gelip bir sandalyeye oturdu ve varlığıyla bize güç verdi.

Bazen bir insanın yaptığı en büyük katkı, başka bir insana yalnız olmadığını hissettirmesidir.

Biz o yıllarda birbirimize bunu hissettirdik.

Derneğimizin salonunda söylenen türkülerde, edebiyat söyleşilerinde, pazartesi toplantılarında, Cumhuriyet Meydanı’ndaki kalabalıkta hep aynı duygu vardı:

Biz yalnız değildik.

Ve birlikte olduğumuzda çok daha güçlüydük.

Bugün bu satırları yazarken başta Orhan Bey olmak üzere o yıllarda yanımızda duran, emek veren, destek olan herkesi saygıyla ve teşekkürle anıyorum.

Hayatta olmayanları da rahmetle anıyorum.

Çünkü insanlar görevlerinden ayrılır, makamlar değişir, binalar el değiştirir.

Ama samimiyetle verilen emek ve toplumun hafızasında bırakılan iz kolay kolay kaybolmaz.

Son Söz: Kırk Bin Kişilik Meydandan Kalan En Büyük Miras

Bazen kendi kendime soruyorum:

O yıllardan bana kalan en değerli şey neydi?

Başkanlık unvanı mı?

Yaptığımız büyük etkinlikler mi?

Gazetelerde çıkan haberler mi?

Belediye başkanlarıyla kurduğumuz ilişkiler mi?

Hayır.

Bana kalan en değerli şey, insanların ortak bir ideale inandıklarında neleri başarabileceklerini kendi gözlerimle görmüş olmamdır.

Bir zamanlar yıllık kirası 1.870 lira olan küçük bir apartman dairesinde faaliyet gösteren derneğimizin, birkaç yıl içinde Mersin’in önemli kültür ve dayanışma merkezlerinden birine dönüşmesine tanıklık ettim.

Bir zamanlar randevu almakta zorlandığımız kapıların, yaptığımız çalışmalar sayesinde açıldığını gördüm.

Birbirinden ayrı hareket eden onlarca örgütün aynı masa etrafında buluştuğunu gördüm.

Ve bir 24 Temmuz akşamı, Cumhuriyet Meydanı’nda on binlerce insanın aynı coşkuyu paylaştığını gördüm.

O gece Gökalp Eren’in kulağıma söylediği sözleri hâlâ unutamıyorum:

“Genç başkan, sen şu anda burada ne yaptığının farkında mısın?”

Bugün o soruya yıllar sonra daha olgun bir yanıt verebiliyorum.

Evet Gökalp Abi…

Biz o gün yalnızca bir konser düzenlemiyorduk.

Biz Cumhuriyet’in hafızasını genç kuşaklarla buluşturuyorduk.

Biz örgütlü olmanın gücünü gösteriyorduk.

Biz Atatürkçülüğün yalnızca geçmişe duyulan saygı değil, geleceğe karşı üstlenilen bir sorumluluk olduğunu anlatıyorduk.

Ve belki de en önemlisi, genç bir kuşağa şunu gösteriyorduk:

İmkânlarınız sınırlı olabilir.

Paranız olmayabilir.

Kapılar yüzünüze kapanabilir.

Size inanmayanlar çıkabilir.

Ama doğru bir amacınız, dürüst bir çalışma anlayışınız ve birlikte yürüdüğünüz insanlar varsa o kapılar bir gün açılır.

Bugün geriye dönüp baktığımda ne o büyük meydanın kalabalığıyla ne de bir başkan olarak gördüğüm ilgiyle övünüyorum.

Benim asıl gururum, bir düşünceyi insanların hayatına taşıyabilmiş olmamızdır.

Çünkü benim için Atatürkçülük hiçbir zaman Atatürk’ün arkasına saklanmak olmadı.

Atatürkçülük, onun açtığı yolda sorumluluk almak, gerektiğinde risk üstlenmek, yokluklardan imkân yaratmak ve topluma yararlı işler başarmak oldu.

Şimdi yıllar sonra o günleri hatırlarken şunu bütün içtenliğimle söyleyebiliyorum:

Biz o yıllarda yalnızca bir derneği büyütmedik.

Birlikte mücadele etmenin, dayanışmanın ve Cumhuriyet’e sahip çıkmanın nasıl bir toplumsal güce dönüşebileceğini gösterdik.

Ve hayat bana çok önemli bir şey öğretti:

Bir insanın büyüklüğü kaç kapıdan içeri alındığıyla değil, kendisinden sonra kaç insana kapı açabildiğiyle ölçülür.

O nedenle bugün yeniden aynı koşullarda olsam, yine o kapıyı çalar, yine o sorumluluğu üstlenir, yine aynı mücadeleye girerdim.

Çünkü biz Atatürkçülüğü yalnızca anlatmak için değil, yaşatmak için yola çıkmıştık.

Ve biliyorum ki Cumhuriyet’i yaşatanlar, yalnızca onu sevenler değil; onun için emek verenlerdir.

İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar

Bu yazı sizde nasıl bir iz bıraktı?

ilker Taşyürek

Eğitimci / Yazar

Yazarın tüm yazıları →

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mersin DergisiUygulama gibi kullanmak için ana ekrana ekleyin.