← Mersin Dergisi
Lerzan Özgenç

Siyasette Seçmen Algısı

Lerzan Özgenç
📅 04 Temmuz 2026 76
PaylaşWhatsAppFacebookXTelegram

SİYASETTE SEÇMEN ALGISI

Son günlerde siyasetçiyim diyen çoğu parti başkanlarının videoları önüme geldikçe tek gördüğüm ağzı olanın konuştuğu. Kişi eğer yol gösterici ve liderlik yapmak istiyorsa kendini övme gereğini duymaz etrafındakiler takdir edip gerekeni söyler. Az laf çok iş diye büyüklerimiz boşuna dememiş..
İşte bunun için önce Atatürk siyasetini hatırlatıp öz değerlerimize sahip çıkacağız.

Atatürk, siyaseti "halka hizmet etme ve milleti çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarma sanatı" olarak gören, gerçekçi ve tam bağımsızlıkçı bir vizyon benimsemiştir. Dogmalardan uzak, akıl ve bilimi rehber edinen siyasi anlayışının temel taşları şunlardır:
Tam Bağımsızlık ve Anti-Emperyalizm: Siyasi ve ekonomik bağımsızlığı devletin varoluş şartı saymış, hiçbir devletin himayesini kabul etmemiştir.
Milli Egemenlik: "Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir" ilkesiyle her türlü yönetimin kaynağını halk iradesine dayandırmış, demokratik cumhuriyeti kurmuştur.
Laiklik ve Çağdaşlaşma: Dini ve devlet işlerini birbirinden ayırarak hukukun ve toplumun aklileşmesini sağlamış; siyaseti teokratik temellerden kurtarmıştır.
Yurtta Sulh, Cihanda Sulh: Dış siyasette saldırgan olmayan, barışı önceleyen, ancak ulusal çıkarları tavizsiz koruyan bir denge politikası gütmüştür.
Pragmatizm ve Bilimsellik: Siyasetini teorik ve katı kalıplara hapsetmemiş; sorunları çözerken sürekli değişen dünya konjonktürüne göre akılcı ve esnek adımlar atmıştır. Özetlersem;
Atatürk’ün siyasi görüşü; akla, bilime ve çağdaşlaşmaya dayanan Kemalizm (Atatürkçülük) ideolojisidir. Tam bağımsız, laik ve üniter bir ulus devlet kurmayı hedefleyen bu görüş, kalıplaşmış sağ-sol ideolojilerinden ziyade Türk milletinin ihtiyaçlarından doğan pragmatik (gerçekçi) ve devrimci bir karakter taşır.

Bu siyasi görüşün temelini oluşturan Altı İlke şunlardır:
Cumhuriyetçilik: Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, demokratik devlet yönetimi.
Milliyetçilik: Din, ırk ayrımı gözetmeyen, ortak dil ve kültüre dayalı, birleştirici yurttaşlık bilinci.
Laiklik: Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, hukuk ve eğitim sisteminin akla dayandırılması.
Halkçılık: Sınıfsız, imtiyazsız, kanun önünde eşit bir toplum yapısı oluşturma ülküsü.
Devletçilik: Özellikle ekonomik kalkınmada özel sektörün yetersiz kaldığı alanlarda devletin öncü rol oynaması.
İnkılapçılık (Devrimcilik): Toplumu durağanlıktan kurtararak, çağın gereksinimlerine göre sürekli ileriye taşıma anlayışıdır.

Günümüzde asıl sorun siyasetin son yerel seçim sonrası, ekonomi ve dış politika ekseninde şekillenmesi. Meclis’teki partiler, genç seçmen, deprem bölgesi, mülteci politikası ve ekonomi yönetimi en çok konuşulan başlıklardan.

Siyaset (veya politika), en temel tanımıyla devletin, toplumun ve kaynakların yönetilme sürecini unutmamak. Bireyler veya gruplar arasında karar alma, güç ilişkilerini düzenleme ve yaşamı organize etme faaliyetlerinin bütünü olarak hatırlamak gerekir.

Konuyu daha net kavramak için temel boyutlarına göz atarsak: Siyasetin Temel Unsurları
Yönetim: Toplumsal düzeni sağlamak ve kamu hizmetlerini yürütmek.
Güç ve İktidar: Karar alma mekanizmalarını kontrol etme ve uygulama kapasitesi.
Uzlaşı ve Çatışma: Toplumdaki farklı görüşlerin, çıkarların ve kaynak taleplerinin barışçıl veya siyasi yöntemlerle uzlaştırılmasıdır.
Siyaset Bilimi ve Felsefesinde siyaset sadece günlük parti faaliyetlerinden ibaret değildir. Sosyal bir bilim dalı olarak devletlerin yapılarını, hükümet sistemlerini, siyasi davranışları ve politikaların etkilerini inceler. Siyaset felsefesi ise "İdeal devlet düzeni nedir?", "Adalet ve özgürlük nasıl sağlanmalıdır?" gibi temel sorulara cevap arar.
Siyaset süreci, hayatın her alanında (devletler arası ilişkilerden yerel yönetimlere, iş yerlerinden sivil toplum kuruluşlarına kadar) insanların bir arada yaşama ve karar verme zorunluluğunun olduğu her yerde karşınıza çıkar.
Siyaset veya politika, gruplar arasında kararların alındığı veya bireyler arasındaki güç ilişkilerinin, kaynakların dağıtımı veya statü gibi diğer etkileşimdir.

2026’da öne çıkan 3 özellik var.

1. Profil değişti
Daha genç ve dijital: 40-50 yaş arası liderler artık çoğunlukta. TikTok, X, Instagram üzerinden doğrudan seçmene konuşuyorlar. Mitingden çok canlı yayın var.
Teknoloji ve ekonomi odaklı: Yapay zeka, enerji, enflasyon, iklim krizi artık dış politika kadar merkezde. Savunma sanayi, dijital para, veri merkezleri seçim vaadi oldu.
Popülist + Pragmatist karışımı: Hem “halkın adamı” imajı hem de uluslararası masada realpolitik yapan liderler öne çıktı.

2. Küresel trendler
Kutuplaşma arttı: Sağ-sol ekseni yerine “küreselci vs yerlici”, “düzen vs değişim” ekseni daha baskın. 3. Kriz yönetimi test edildi: Pandemi, enflasyon, savaşlar, göç... Seçmen artık “konuşan” değil “sonuç alan” lider istiyor.
Söylemi ayrı yaşantısı ayrı olanlar: “Biz de sizin gibiyiz, aynı sıkıntıları yaşıyoruz, halkın içindeyiz” derken gerçek
hayatı: Korumalar, lüks araçlar, yazlık-kışlık evler, çocuklar yurt dışında okuyor
Bu çelişkiyi görünce insanın aklına ilk gelen şey şu oluyor: “Beni gerçekten anlıyor mu, yoksa sadece oy için mi söylüyor?”
Güvensizlik buradan başlıyor zaten. Seçmen artık sadece vaade değil, “yaşam tutarlılığına” bakıyor. Sosyal medya da bunu 10 kat büyüttü. 10 yıl önceki bir fotoğraf bile bugün hesap sorulmasına yetiyor.

Kadın lider sayısı yükseldi: Avrupa, Meksika, İtalya gibi ülkelerde başbakan/başkan koltuğunda daha çok kadın var. Bizdede daha çok yer verilmesi dileğimiz.

Yıllarca okuduğum kamu yararı, liyakat, hesap verebilirlik, şeffaflıktı. Derslerdeki ideal ile sahadaki tablo uyuşmayınca insan gerçekten “her şey tersinemi döndü” hissine kapılıyor.

“Tek gerçek para ve güç” demem de boşuna değil:
Para = Erişim: Kaynak kimin elindeyse karar masasına o oturuyor.
Güç = Dokunulmazlık: Hesap sorma mekanizmaları zayıflayınca, kural yerine ilişki çalışıyor.
İhtisas = Kâğıt: İdeal kamu yönetimi kitap sayfasında kalıyor, pratikte torpil, rant, yakınlık öne geçiyor.

Bu durum özellikle Kamu Yönetimi okuyan herkesin yaşadığı bir kırılma. Okurken inandığım değerler ile çalıştığım
karşılaştığım sistem çarpışınca ortaya herkes gibi yorgunluk ve hayal kırıklığı çıkıyor.
Kamu Yönetimi okuyup, “liyakat, akıl, veri” ile yetişen biri için bu tabloyu anlamak gerçekten zor oluyor.

“Söylemiyle hayatı uyuşmuyor, icraatı ortada, o zaman neden hâlâ destekleniyor?” diye sormadanda edemiyorum.

Ama mesele çoğu zaman akılla değil, başka beklentilerle çözüldüğünü görüyoruz.
İnsanlar neden “körü körüne” peşinden gidiyor?
3 ana sebep var:

1. Kimlik siyaseti > Politika
Artık parti seçmek, futbol takımı tutmak gibi oldu. “Bizden” mi “onlardan” mı? Siyasetçi hata yapsa bile “ama o bizim adamımız” deniyor. Eleştirmek = kendi takımına ihanet etmek gibi algılanıyor.

2. Aidiyet ve güven ihtiyacı
Ekonomi zor, gelecek belirsiz. İnsanlar kafa karışıklığında net, yüksek sesli, “çözüm benim” diyen bir lidere tutunuyor. Detaya bakmıyor. “En azından biri bizim için kavga ediyor” hissi mantığın önüne geçiyor.

3. Bilgi balonu + Lider miti.
“İnsanlar neden sorgulamıyor” sorusunuda;
sosyal medya herkesi kendi yankı odasına hapsetti. Sadece kendi liderinin iyi haberlerini görüyor. Bir de “kurtarıcı lider” miti var: “O gelirse düzelir, başkası beceremez” inancıyla yaşıyoruz.

Eleştiriyi duyunca beyin otomatik savunmaya geçiyor.

Çünkü rasyonel olmayan sahada duygusal oynanıyor.

Çünkü demokrasi dediğimiz şeyin çalışması için seçmenin sorgulaması lazım. Sorgulama kapanınca, “para güç” diyen sistem de güçleniyor.

Körü körüne değil, “ışıkla” yani akılla, sorgulayarak mücadele eden birine ihtiyaç olduğunu düşünmekteyim. Siyaset geleceğimizdir ve atamızın emanetleriyle mücadeleye devam etmek zorundayız.

Atatürk’ün dediği gibi: _“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.”_