← Mersin Dergisi
ilker Taşyürek

Sevmek, Birbirini Yenmek Değil Birbirine Yer Açmaktır

ilker Taşyürek
📅 01 Eylül 2026 35
PaylaşWhatsAppFacebookXTelegram

Sevmek, Birbirini Yenmek Değil Birbirine Yer Açmaktır

İnsan ilişkileri üzerine düşündükçe yılların bana öğrettiği çok temel bir gerçeğe dönüp duruyorum:

İnsan, her şeyden önce anlaşılmak istiyor.

Çocuk da böyle, yetişkin de…

Öğrenci de, öğretmen de, anne baba da…

Arkadaşlıkta da böyle, aile ilişkilerinde de, aşkta da.

Yıllarca eğitim dünyasının içinde binlerce insanla yan yana geldim. Öğrencilerle, velilerle, öğretmenlerle, yöneticilerle… İnsanların kızgınlıklarını, kırgınlıklarını, beklentilerini, hayal kırıklıklarını dinledim.

Çoğu zaman görünen problemin altında başka bir cümle vardı:

“Beni anlamadı.”

Kadın-erkek ilişkilerine geldiğimizde ise aslında çok basit olan bu ihtiyacı zaman zaman öylesine karmaşık hale getiriyoruz ki sevgi, farkında olmadan bir güç mücadelesine dönüşüyor.

Kim daha çok seviyor?

Kim daha çok fedakârlık yapıyor?

Kim önce arayacak?

Kim önce mesaj atacak?

Kimin dediği olacak?

Kim daha fazla geri adım attı?

Kim daha özgür?

Kim kimin hayatına ne kadar karışabilir?

Bir süre sonra ilişkinin başında insanları birbirine yaklaştıran o güzel duygu arka plana çekiliyor.

İki insan aynı takımın oyuncuları olması gerekirken birbirini yenmeye çalışan iki rakibe dönüşüyor.

Oysa benim sevgi anlayışım başka bir yerde duruyor.

Sevgi, bir insanın diğerinin üzerinde egemenlik kurması değildir. Sevgi, iki özgür insanın birbirlerine hayatlarında gönüllü olarak yer açmasıdır.

Sevginin Karşıtı Özgürlük Değildir

Bugünün ilişkilerinde en çok duyduğumuz sözcüklerden biri özgürlük.

Elbette insan özgür olmalı.

Bir ilişkiye başladığı için kişiliğinden, arkadaşlarından, mesleğinden, sosyal çevresinden, düşüncelerinden, hobilerinden ya da hayallerinden vazgeçmemeli.

Kimse bir başkasını sevmek adına kendisi olmaktan çıkmamalı.

Böyle bir ilişki zaten sağlıklı değildir.

Ama insanın yalnızca özgürlüğe ihtiyacı yoktur.

İnsan aynı zamanda bağ kurmak ister.

Sevmek ister.

Sevilmek ister.

Önemsenmek ister.

Bir başkasının hayatında özel bir yeri olduğunu bilmek ister.

Dolayısıyla mesele bana göre hiçbir zaman:

“Özgürlük mü, ilişki mi?”

sorusu değildir.

İkisi neden birlikte var olmasın?

Asıl soru şudur:

Ben, özgür bir insan olarak hayatımda sana ne kadar yer açmak istiyorum?

Bir ilişkinin gerçek niteliğini belirleyen şey de bana göre budur.

Hesap Vermekle Haber Vermek Aynı Şey Değildir

İlişkilerde bazı kavramları birbirine karıştırıyoruz.

Örneğin hesap sormakla önemsemeyi…

Bir insanın sevdiği kişiye:

“Akşam ne yapıyorsun?”

diye sorması her zaman denetlemek anlamına gelmez.

Bazen o sorunun altında son derece basit bir duygu vardır:

“Seni hayatımın içinde görüyorum.”

Aynı şekilde verdiğiniz bir sözü yerine getiremeyeceğiniz zaman arayıp:

“Bugün gelemeyeceğim, şöyle bir durum çıktı.”

demek de hesap vermek değildir.

Bu, karşınızdaki insana duyduğunuz saygının göstergesidir.

Çünkü sizi bekleyen bir insan varsa artık yalnızca kendi zamanınızdan söz edemezsiniz.

Onun zamanı da değerlidir.

Bazen ilişkilerde büyük kırgınlıkların çok büyük olaylardan çıkmadığını görüyorum.

Bir telefon…

Bir mesaj…

Bir açıklama…

Bir “Kusura bakma, seni beklettim.”

Bunların yokluğu bazen insanın zihninde çok daha büyük anlamlara dönüşebiliyor.

Çünkü insanlar çoğu zaman yaşanan olayın kendisine değil, o olayın kendilerine hissettirdiği anlama tepki gösterir.

İnsan şöyle düşünür:

“Demek ki benim beklememin onun açısından pek önemi yok.”

Kırgınlık çoğu zaman tam burada başlar.

Sevgi Sahip Olmak Değildir, Ama Yok Saymak Da Değildir

Sevdiğimiz insan bizim malımız değildir.

“Benim sevgilimsin, onunla görüşemezsin.”

“Şuraya gidemezsin.”

“Bunu giyemezsin.”

“Ben istemiyorsam yapamazsın.”

Böyle bir anlayış sevgi olmaktan çıkar, denetime dönüşür.

Ama bu düşüncenin diğer ucunda da başka bir aşırılık vardır:

“Ben istediğimi yaparım.”

“Kimseye açıklama yapmak zorunda değilim.”

“Hayat benim hayatım.”

Evet…

Hayat sizin hayatınız.

Ama o zaman şu soruyu da sormamız gerekir:

Bir başkasını hayatımıza neden alıyoruz?

Çünkü ilişki kurmak, hayatımızın belirli bir bölümünde başka bir insanın duygularını da hesaba katmayı gönüllü olarak kabul etmektir.

Bu bir esaret değildir.

Tam tersine bir tercihtir.

Ben bir arkadaşıma:

“Biraz gecikeceğim, beni bekleme.”

dediğimde özgürlüğümü kaybetmiyorum.

Sevdiğim insana söylediğimde de kaybetmem.

Yalnızca ona şunu anlatıyorum:

“Sen benim için önemlisin.”

Bazen sevginin en sade biçimi budur.

“Ben”i Kaybetmeden “Biz” Olabilmek

İlişkilerin en zor dengelerinden biri de burada kuruluyor.

Bir tarafta ben, diğer tarafta biz var.

Sadece “biz” diyerek yaşayan ilişkilerde insanlar bir süre sonra kendilerini kaybedebilir.

Sadece “ben” diyen ilişkilerde ise ortak bir hayat kurmak mümkün değildir.

Bana göre sağlıklı ilişkinin denklemi oldukça basit:

Ben varım.
Sen varsın.
Bir de birlikte oluşturduğumuz bir alan var.

Bu ortak alan iki insanın kişiliğini yok etmez.

Tam tersine, iki insanın isteyerek oluşturduğu özel bir dünyadır.

Birlikte yapılan bir plan…

Birlikte gidilen bir yer…

Birbirinin ailesine ve arkadaşlarına gösterilen saygı…

Günün sonunda “Nasılsın?” diye sormak…

Önemli bir günü hatırlamak…

Verilen sözü önemsemek…

Birbirinin hayatındaki gelişmelerle ilgilenmek…

Bunların hiçbiri özgürlüğümüzden koparılan parçalar değildir.

Bunlar sevginin davranışa dönüşmüş halidir.

Çünkü sevgi yalnızca sözcük değildir.

Sevgi davranıştır.

“Seviyorum.” demek güzeldir.

Ama insan bir süre sonra başka bir şeye bakar:

“Sevildiğimi hayatın içinde hissedebiliyor muyum?”

İlişkide Kazanan Olursa Aslında İlişki Kaybeder

İlişkilerde en yanlış bulduğum şeylerden biri tartışmaları mahkeme salonuna çevirmek.

Kim haklı?

Kim haksız?

Kim kazandı?

Kim geri adım attı?

Kim özür diledi?

Kim son sözü söyledi?

Oysa iki insan arasındaki tartışmada bir taraf kazanıp diğer taraf kaybetmişse, gerçekte ilişki kazanmış değildir.

Bazen haklı olabilirsiniz ama karşınızdaki insanın neden kırıldığını hiç anlamamış olabilirsiniz.

Bazen karşı taraf haklıdır ama haklılığını ifade etme biçimi sizi yaralamıştır.

İşte burada çok önemli bir insani yetenek devreye giriyor:

Empati.

Empati, karşı tarafla aynı fikirde olmak değildir.

Empati:

“Senin yerinde olsaydım bunu neden böyle hissettiğini anlayabiliyorum.”

diyebilmektir.

Bazen insanın bütün öfkesi bu cümleyi duyduğunda azalır.

Çünkü insan her zaman haklı bulunmak istemez.

Çoğu zaman yalnızca anlaşılmak ister.

Belki ilişkilerde kendimize daha sık şu soruyu sormalıyız:

“Ben haklı mıyım?”

yerine:

“Bu insan bunu neden böyle hissetti?”

İşte o zaman tartışma savaştan çıkar, iletişime dönüşür.

Herkes Sevgiyi Aynı Dilden Konuşmaz

Bir başka gerçek daha var.

Hepimiz sevgiyi aynı biçimde algılamıyoruz.

Birisi için sevgi birlikte geçirilen zamandır.

Bir başkası için güzel sözlerdir.

Birisi için dokunmaktır.

Birisi için güvenilir olmaktır.

Bir başkası için verilen sözün tutulması…

Örneğin biri:

“Akşam seni ararım.”

der.

Bunu günlük hayat içerisinde söylenmiş sıradan bir cümle olarak görebilir.

Diğer insan ise bunu verilmiş bir söz olarak algılar.

Telefon gelmez.

Birinin zihninden:

“Yoğundu herhalde.”

geçer.

Diğerinin zihninden ise:

“Demek ki beni önemsemedi.”

İşte bazen problem sevgisizlik değildir.

İki insanın sevgiyi farklı dillerde konuşmasıdır.

Olgun bir ilişki de bana göre burada başlar:

Birbirinin dilini öğrenebilmekte.

“Ben böyleyim.” demek kolaydır.

Ama ilişki kurmak biraz da:

“Sen nasılsın?”

“Sen neye kırılıyorsun?”

“Sen neyi önemsiyorsun?”

“Seni nasıl daha iyi anlayabilirim?”

diye merak etmektir.

Elbette bunun karşılıklı olması gerekir.

Sürekli aynı kişinin anladığı, aynı kişinin fedakârlık yaptığı, aynı kişinin uyum sağlamaya çalıştığı bir ilişki bir süre sonra yorulur.

Sevgi, tek kişinin taşıdığı bir yük olmamalıdır.

Sınırlar Duvar Olmamalı

Her sağlıklı ilişkide sınırlar vardır.

Olmalıdır da.

Ama ben sınırı bir duvar gibi görmüyorum.

Sınır aslında iki insanın birbirine:

“Ben burada rahat ediyorum.”

“Burada zorlanıyorum.”

“Bu davranış beni incitiyor.”

“Bu beklenti beni baskı altında hissettiriyor.”

diyebilmesidir.

Bir insan:

“Böyle olduğunda kendimi değersiz hissediyorum.”

diyebilir.

Diğeri:

“Böyle bir beklenti karşısında kendimi baskı altında hissediyorum.”

diyebilir.

İşte konuşulması gereken yer burasıdır.

Bir tarafta:

“Değersiz hissetmek istemiyorum.”

Diğer tarafta:

“Baskı altında yaşamak istemiyorum.”

Peki ne yapılacak?

İki yetişkin insan birbirini suçlamak yerine şunu soracak:

“İkimizin de kendisini iyi hissedebileceği üçüncü bir yol bulabilir miyiz?”

Bana göre ilişkinin gerçek zekâsı budur.

Birbirimizi Değiştirmek Değil, Birlikte Değişebilmek

Çok kullanılan bir cümle vardır:

“Beni olduğum gibi kabul et.”

Elbette…

Kimse bir ilişkiye diğer insanı yeniden şekillendirmek için başlamamalı.

Ama şu da bir gerçek:

İnsan değişir.

Hayat değiştirir.

Deneyimler değiştirir.

Yirmi yaşındaki insanla kırk yaşındaki insan aynı değildir.

Altmış yaşındaki hali ise ikisinden de farklı olacaktır.

Öyleyse bir ilişkinin içinde de insanın bazı davranışlarını gözden geçirmesi doğaldır.

Sevdiğiniz insan için biraz daha dikkatli olmayı öğrenmek kişiliğinizden vazgeçmek değildir.

Daha sabırlı olmayı öğrenmek yenilmek değildir.

Özür dilemeyi öğrenmek güçsüzlük değildir.

Dinlemeyi öğrenmek teslim olmak değildir.

Bazen gereksiz beklentilerimizden vazgeçmek de kaybetmek değildir.

Bunların adı:

Olgunlaşmaktır.

Birbirini seven iki insan birbirinden bir şey öğrenebiliyorsa bundan daha doğal ne olabilir?

Ama burada önemli bir şart var:

Değişim zorla değil, gönüllü olduğunda değerlidir.

Bu nedenle bana göre sevginin temel sözcüğü “mecburiyet” değil, “istek”tir.

Bir İnsan Size Hayatında Bir Sandalye Ayırıyorsa…

Ben güzel bir ilişkinin en sade tanımını şöyle yapıyorum:

İki insanın birbirine hayatında gönüllü olarak yer açması.

Kimse kimsenin bütün hayatı olmamalı.

İnsanın işi olacak.

Arkadaşları olacak.

Ailesi olacak.

Kendi ilgi alanları olacak.

Bazen yalnız kalmak isteyecek.

Hayalleri olacak.

Kendi dünyası olacak.

Ama bütün bunların arasında sevdiği insana da bir yer bulunacak.

Ve o yer zorla alınmayacak.

Tartışmayla, baskıyla, tehditle, kıskançlıkla elde edilmeyecek.

İnsan kendisi açacak o yeri.

Sanki kalabalık bir masada boş bir sandalye bırakır gibi…

Ve sevdiği insana:

“Burada senin için bir yer var.”

diyecek.

Bence sevginin en güzel taraflarından biri tam da budur.

Kalabalık bir hayatın içinde bir insanın dönüp size:

“Sen benim hayatımda fazlalık değilsin. Burada senin de bir yerin var.”

diyebilmesi.

Ve sizin de aynı şeyi ona söyleyebilmeniz.

Aşk, bir insanı kendi dünyamıza hapsetmek değildir.

Ama birbirinden tamamen bağımsız iki hayat yaşayıp zaman zaman yollar kesiştiğinde buna ilişki demek de bana yeterli gelmiyor.

Ben sevginin emek olduğuna inanıyorum.

Biraz özen…

Biraz sabır…

Biraz merak…

Biraz fedakârlık…

Biraz özgürlük…

Biraz bağlılık…

Ve çokça saygı.

Mesele sonunda kimin kazandığı değildir.

Kimin daha güçlü olduğu da değildir.

Kimin daha özgür olduğu hiç değildir.

Asıl soru şudur:

İki insan birbirinin yanında kendisi olmaya devam ederken, aynı zamanda birbirinin hayatını güzelleştirebiliyor mu?

Eğer cevap evetse, orada değerli bir bağ vardır.

Çünkü gerçek sevgi birbirimizi yenmeye çalıştığımız bir mücadele değildir.

Gerçek sevgi, iki özgür insanın hiçbir zorunluluk hissetmeden, isteyerek ve severek birbirine hayatında yer açabilmesidir.

Ve galiba bir ilişkide duyulabilecek en güzel cümle de budur:

“Sana mecbur olduğum için değil, hayatımda olmanı istediğim için buradayım.”

İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar