Bu Ülkede En Çok Ne Eksildi: Para mı, Umut mu?
ilker Taşyürek
Bu Ülkede En Çok Ne Eksildi: Para mı, Umut mu?
Bugün uzun uzun düşündüm…
İnsanlar neden bu kadar yorgun?
Neden sabah uyanan bir insanın yüzünde güne başlama heyecanından çok, günü nasıl tamamlayacağına dair bir kaygı var?
Neden anneler babalar çocuklarının geleceğini düşünürken sevinçten çok endişe duyuyor?
Neden gençlerin gözlerinde eskisi kadar ışık yok?
Neden insanlar artık birbirine daha az güveniyor, daha çabuk kırılıyor, daha kolay öfkeleniyor?
Ve en önemlisi…
Bu ülkede gerçekten en çok ne eksildi?
Para mı?
Yoksa umut mu?
Elbette hayat pahalılığı ağır bir gerçektir.
Geçim sıkıntısı, mutfaktaki yangın, ay sonunu getirme mücadelesi, çocuk okutmanın maliyeti, kira derdi, pazar filesinin her geçen gün biraz daha hafiflemesi…
Bunların hiçbiri küçümsenecek meseleler değildir.
Bir babanın evine ekmek götürürken yüzünde taşıdığı sessiz hüzün de gerçektir.
Bir annenin çocuğunun isteğini ertelemek zorunda kalırken içine attığı acı da gerçektir.
Bir emeklinin yıllarca çalıştıktan sonra hâlâ hesap yaparak yaşamak zorunda kalması da gerçektir.
Bir gencin diplomaya rağmen geleceğe güvenle bakamaması da gerçektir.
Ama bana göre bu toplumda paradan daha derin bir eksilme var.
O da umuttur.
Çünkü para azalınca insan zorlanır.
Ama umut azalınca insanın içindeki yaşam sevinci yavaş yavaş susar.
Eskiden de yokluk vardı.
Eskiden de insanlar zorluk çekiyordu.
Ama birçok insanın içinde güçlü bir inanç vardı.
“Bugün zor olabilir ama yarın daha iyi olacak” diyebiliyordu.
Çocuk okutan aile, “Ben çekiyorum ama evladım çeksin istemiyorum” diyordu.
Gençler, “Çalışırsam başarırım” inancını taşıyordu.
Öğretmen, öğrencisine bakarken yalnızca bugünü değil, ülkenin yarınını görüyordu.
Komşuluk vardı.
Dayanışma vardı.
Bir lokmayı bölüşme ahlakı vardı.
İnsanlar yoksul olabilirlerdi ama birbirlerinin acısına bu kadar uzak değillerdi.
Bugün ise mesele yalnızca ekonomik değil.
Bugün mesele biraz da ruhsal.
Biraz da ahlaki.
Biraz da güven meselesi.
Çünkü insan sadece ekmekle yaşamaz.
İnsan adalet duygusuyla yaşar.
Güvenle yaşar.
Emeğinin karşılığını alacağına inanarak yaşar.
Çocuğunun yarınının bugünden daha iyi olacağına inanarak yaşar.
İyi niyetinin suistimal edilmeyeceğine inanarak yaşar.
Dürüst kalmanın bir bedel değil, bir değer olduğuna inanarak yaşar.
Eğer toplumda bu inançlar zayıflarsa, sadece cüzdanlar değil, kalpler de fakirleşir.
Bugün birçok insanın yüzünde aynı yorgunluğu görüyorum.
Kimi bunu ekonomik sıkıntıyla açıklıyor.
Kimi siyasete bağlıyor.
Kimi eğitim sistemine…
Kimi adalete…
Kimi gençlerin umutsuzluğuna…
Kimi ailelerin dağılmasına…
Kimi ahlaki değerlerin aşınmasına…
Aslında hepsi birbirine bağlı.
Çünkü bir toplumda umut tek başına doğmaz.
Umut; adaletle, emekle, eğitimle, güvenle, liyakatle, sevgiyle ve ortak bir gelecek duygusuyla büyür.
Bir çocuğa sadece matematik, fizik, Türkçe öğretmek yetmez.
O çocuğa bu ülkede değerli olduğunu da hissettirmek gerekir.
Bir gence sadece sınav kazanmayı anlatmak yetmez.
O gence bu ülkede çalışırsa, üretirse, dürüst kalırsa bir karşılığı olacağını da göstermek gerekir.
Bir öğretmene sadece müfredat vermek yetmez.
O öğretmene toplumun vicdanını taşıdığını hatırlatmak gerekir.
Bir anne babaya sadece “sabredin” demek yetmez.
Onlara, çocukları için kurdukları hayallerin boşa gitmeyeceğini hissettirmek gerekir.
Çünkü umut, nutukla büyümez.
Umut, yaşanan hayatla büyür.
Bir ülkede insanlar sabah kalktığında yarına dair küçük de olsa bir ışık görebiliyorsa, o toplum ayakta kalır.
Ama insanlar ne kadar çalışırsa çalışsın aynı yerde saydığını düşünüyorsa…
Gençler gelecek planını kendi ülkesinde değil başka ülkelerde kuruyorsa…
Aileler çocuklarının eğitimi için çaresizlik hissediyorsa…
İnsanlar birbirine güvenmek yerine birbirinden korunmaya çalışıyorsa…
Orada asıl sorun yalnızca ekonomi değildir.
Orada umut damarları zayıflamış demektir.
Ben bir eğitimci olarak yıllarca çocukların gözlerine baktım.
Bir çocuğun gözündeki ışık, bir ülkenin geleceğidir.
O ışık sönerse, yalnızca bir çocuk kaybetmeyiz.
Bir kuşağı kaybederiz.
Bir kuşağı kaybedersek, ülkenin yarınını da yaralarız.
Bu yüzden bugün en büyük sorumluluğumuz, umudu yeniden ayağa kaldırmaktır.
Ama sahte bir umut değil…
Gerçekçi, emekle beslenen, adaletle güçlenen, eğitimle büyüyen bir umut…
İnsanlara pembe tablolar çizerek değil; sorunları doğru teşhis ederek, hakikati söyleyerek, vicdanı diri tutarak ve birbirimize yeniden güvenmeyi öğrenerek…
Bu toplumun yeniden ayağa kalkması için önce birbirimizin acısını duymamız gerekiyor.
Bir annenin kaygısını…
Bir babanın çaresizliğini…
Bir gencin sessiz çığlığını…
Bir emeklinin kırgınlığını…
Bir öğretmenin yorgunluğunu…
Bir çocuğun geleceğe dair masum beklentisini…
Duymamız gerekiyor.
Çünkü toplum olmak, sadece aynı topraklarda yaşamak değildir.
Toplum olmak, aynı kaderi paylaşırken birbirinin derdine sırt çevirmemektir.
Bugün bize düşen şey karamsarlığı büyütmek değil.
Ama gerçekleri de yok saymak değil.
Bize düşen, bu ülkenin insanına yeniden “yalnız değilsin” duygusunu verebilmektir.
Bize düşen, çocuklarımızın gözlerindeki ışığı korumaktır.
Bize düşen, gençlerin hayallerini küçültmek değil, yollarını açmaktır.
Bize düşen, emeği değersizleştiren değil, emeği yücelten bir anlayışı savunmaktır.
Bize düşen, iyi insanların susmadığı, dürüst insanların ezilmediği, gençlerin kaçmayı değil kalıp üretmeyi düşündüğü bir ülke idealini yeniden güçlendirmektir.
Çünkü bir ülkenin en büyük zenginliği yer altı kaynakları değildir.
Binaları değildir.
Yolları değildir.
Parası değildir.
Bir ülkenin en büyük zenginliği insanının umududur.
Eğer o umut varsa, yıkılan yeniden yapılır.
Eksilen yeniden tamamlanır.
Kaybedilen yeniden kazanılır.
Ama umut kaybolursa, en büyük servetler bile insanın içindeki boşluğu dolduramaz.
Bu yüzden bugün kendimize dürüstçe sormalıyız:
Bu ülkede en çok ne eksildi?
Para mı?
Umut mu?
Benim cevabım şudur:
Para elbette önemlidir.
Ama asıl mesele, insanımızın yarına dair inancını kaybetmemesidir.
Çünkü umut varsa, mücadele vardır.
Mücadele varsa, değişim vardır.
Değişim varsa, gelecek vardır.
Ve ben bütün yaşadıklarımıza rağmen hâlâ inanıyorum…
Bu ülkenin vicdanı da, aklı da, yüreği de tamamen susmadı.
Yeter ki umudu yeniden ortak değerimiz yapalım.
Yeter ki çocuklarımızın gözlerindeki ışığı söndürmeyelim.
Yeter ki birbirimize yeniden güvenmeyi, birbirimizin acısını duymayı ve bu ülkeye birlikte sahip çıkmayı unutmayalım.
Çünkü umut, bazen bir çocuğun gülüşünde başlar.
Bazen bir öğretmenin sabrında…
Bazen bir annenin duasında…
Bazen bir babanın sessiz mücadelesinde…
Bazen de bir insanın bütün kırgınlıklarına rağmen hâlâ “Ben vazgeçmiyorum” diyebilmesinde…
Ve belki de bugün bize en çok gereken şey tam olarak budur:
Vazgeçmemek.
Çünkü vazgeçmeyen bir insan, yalnızca kendi hayatını değil; dokunduğu her hayatı da yeniden ayağa kaldırabilir.
İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar
