Hayatın Kutsal Yasası
ilker Taşyürek
Hayatın Kutsal Yasası
Bugün uzun uzun düşündüm…
Belki de insanın en çok yorulduğu zamanlar, bedeninin değil ruhunun yorulduğu zamanlardır.
Öyle anlar gelir ki kalabalıkların içinde bile yalnız hissedersiniz kendinizi.
Yıllarca savunduğunuz doğruları…
Uğruna mücadele ettiğiniz değerleri…
Fedakârlıkla büyüttüğünüz hayalleri…
Oturup yeniden sorgularsınız.
Ben de bugün bunu yaptım.
Doğru nedir diye düşündüm…
İnsan neden yaşar?
Neden mücadele eder?
Neden sever?
Neden bazen en çok değer verdiklerinden uzak kalır?
Ve düşündükçe şunu fark ettim…
Bu evrenin yazılı olmayan ama milyarlarca yıldır işleyen kutsal bir anayasası var.
Devletlerin anayasalarından çok daha eski…
İnsanlığın bütün kitaplarından çok daha kadim…
Doğanın kendi yasaları…
Bu yasaların en bilinen maddesi şudur:
Güçlü olan yaşar, zayıf olan elenir.
Doğa çoğu zaman merhamet göstermez.
Ama bana göre bundan daha kutsal, daha derin ve daha ulvi bir yasa vardır.
Canlılığın devamlılığı…
Yeryüzündeki bütün canlılar aslında aynı amaç için yaşarlar.
Yerler…
İçerler…
Çalışırlar…
Mücadele ederler…
Ve günün sonunda kendilerinden sonra gelecek nesiller için yaşarlar.
Evlatlarını dünyaya getirirler.
Onları korurlar.
Onları büyütürler.
Onları hayata hazırlarlar.
Sonra da ellerindeki bayrağı onlara teslim ederler.
Hayatın en büyük yarışı budur.
Bir neslin diğer nesle bıraktığı bayrak yarışı…
Ben de hayata hep böyle baktım.
Kendi evlatlarımın…
Bizim evlatlarımızın…
Bu ülkenin bütün çocuklarının…
Bizden daha ileriye gitmesini istedim.
Daha iyi eğitim almalarını…
Daha özgür düşünmelerini…
Daha güçlü bireyler olmalarını…
Daha adil bir ülkede yaşamalarını…
Çünkü inanıyorum ki insanın genlerine kodlanmış en kutsal görevlerden biri budur:
Kendinden sonrakilere daha iyi bir dünya bırakmak…
Belki bu yüzden öğretmen oldum.
Belki bu yüzden okul kurdum.
Belki bu yüzden hayatım boyunca binlerce çocuğun hayatına dokunmaya çalıştım.
Çünkü benim gözümde insanın gerçek mirası; sahip olduğu mal varlığı, makamı ya da unvanı değildir.
İnsanın gerçek mirası yetiştirdiği insanlardır.
Evlatlarıdır.
Öğrencileridir.
Dokunduğu hayatlardır.
Onlar bu hayatın mağara duvarlarına kazınmış izleridir.
Bu hayatın hafızasına kaydedilmiş kalıcı kayıtlarıdır.
İnsan öldükten sonra bile yaşamaya devam eden tarafıdır.
Her anne baba şunu ister:
Evladım benden daha iyi olsun.
Benim göremediğim güzellikleri görsün.
Benim ulaşamadığım yerlere ulaşsın.
Benim açtığım yolda daha büyük başarılar elde etsin.
Hayatın kutsal şifrelerinde hak ettiği yeri alsın.
Ama bazen hayat insanın planladığı gibi ilerlemiyor.
Bazen yarım kalıyor hikâyeler…
Bazen eksik kalıyor cümleler…
Bazen insan hayattayken evlatlarına hasret kalabiliyor.
İşte benim hikâyemin en ağır tarafı da burada başlıyor.
Bu yolculukta iki evladımdan ayrı düşmek benim payıma düştü.
Neden oldu?
Nasıl oldu?
Bu yaşananlarda benim ne kadar payım var?
Hayat bana hangi sınavı yaşatıyor?
Bilmiyorum…
Belki de bazı soruların cevabı zamanın kendisindedir.
Ama bildiğim bir şey var.
Ben hiçbir zaman kimsenin kötülüğünü istemedim.
Bana kötülük yapanların bile iyi olmasını istedim.
Toplumdaki haksızlıklara karşı ses çıkardım.
Mazlumun yanında olmaya çalıştım.
Doğru bildiğimi savundum.
Yanlışlara itiraz ettim.
Bazen bedel ödeyerek…
Bazen yalnız kalarak…
Bazen kırılarak…
Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki hayat sadece iyi insanları ödüllendiren bir sistem değil.
Bazen en ağır yükler, en fazla vicdan taşıyan insanların omuzlarına bırakılıyor.
Bazen kendi kendime soruyorum:
Acaba ben de bazı insanlar gibi olsaydım?
Daha hesapçı…
Daha çıkarcı…
Daha kurnaz…
Daha bencil…
Hayat benim için daha mı kolay olurdu?
Belki…
Ama sonra aynaya bakıyorum.
Ve karşımdaki adama şunu söylüyorum:
Hayır…
Sen bu değilsin.
Sen hayatın boyunca neysen osun.
Doğruluğa inanan birisin.
Vicdana inanan birisin.
İnsan sevgisine inanan birisin.
Ve bunlardan vazgeçersen zaten sen olmaktan çıkarsın.
Belki bunun bedeli ağırdır.
Belki yalnızlıktır.
Belki özlemdir.
Belki evlat hasretidir.
Ama insan karakterini kaybettiği gün her şeyini kaybeder.
Çünkü insanı insan yapan şey kazandıkları değil, vazgeçmedikleridir.
Bugün geldiğim noktada şunu anlıyorum:
Hayat bize her zaman istediğimizi vermiyor.
Ama bize kim olduğumuzu gösteriyor.
Ve belki de insanın gerçek sınavı budur.
Kaybettiğinde neye dönüştüğün…
Yıkıldığında nasıl ayağa kalktığın…
Acı çektiğinde kalbini karartıp karartmadığın…
Ben bugün hâlâ umuda inanıyorum.
Çünkü umut, sonucu garanti edilmiş bir duygu değildir.
Umut; sonucu bilmeden yürüyebilmektir.
Ben bugün hâlâ evlatlarıma inanıyorum.
Bugün hâlâ bu ülkenin çocuklarına inanıyorum.
Bugün hâlâ iyiliğin kazanacağına inanıyorum.
Belki yarın…
Belki yıllar sonra…
Belki ömrümün son günlerinde…
Ama bir gün mutlaka…
Hayat eksik bıraktığı bazı cümleleri tamamlayacaktır.
O güne kadar yapmam gereken şey bellidir.
Başımı dik tutmak…
Vicdanımı temiz tutmak…
Üretmeye devam etmek…
Ve bayrağı benden sonrakilere taşıyacak çocuklar için çalışmaya devam etmek…
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, sahip olduklarında değil;
Kaybettiklerinden sonra da sevgiden, vicdandan ve iyilikten vazgeçmemesinde saklıdır.
Ve ben biliyorum ki…
Bir insanın evlatlarına bırakabileceği en büyük miras serveti değil;
Onurlu bir hayatın hikâyesidir.
İlker Taşyürek
Eğitimci-Yazar
