11 Nisan 1980 tarihinde suikaste kurban giden sosyalist yazar Ümit Kaftancıoğlu’nun oğlu Ali Naki Kaftancıoğlu İnsancıl dergisine konuştu.
Kaftancıoğlu’nun edebiyat anlayışını “toplumcu gerçekçi” bir çizgide tanımlayan Ali Naki Kaftancıoğlu, babasının “Benim köyüme, köylüme faydası olmayan edebiyat benim için sıfırdır” sözünü hatırlatarak, onun edebiyatı toplumun sorunlarını yansıtan bir araç olarak gördüğünü ifade etti.
Ali Naki Kaftancıoğlu ayrıca, babasının CHP üyesi olduğunu, Atatürkçü ve sosyalist bir düşünce yapısına sahip bulunduğunu belirtti. Kaftancıoğlu’nun halk kültürünü önceleyen bir yaklaşım benimsediği ve Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu ve Şeyh Bedreddin gibi halk figürlerinden etkilendiği aktarıldı.
“ONUN YAZILARINDA İNSANLAR VE OLAYLAR TEMEL BELİRLEYİCİYDİ”
Röportajın tamamı şu şekilde:
Babanızın edebiyat anlayışını nasıl tanımlarsınız?
Ümit Kaftancıoğlu’nun edebiyat-toplum ilişkisine bakışı formel anlamda toplumcu gerçekçi olarak tanımlanabilir. Kendi sözleriyle, “Benim köyüme, köylüme faydası olmayan edebiyat benim için sıfırdır” derdi.
“Edebiyat ve edebiyatçı çağının tanığı olmalı; ayağını yere basmalı, toplumun derdini ve yaşantısını yazıya dökmeli” diye düşünürdü. Uyak, kafiye, giriş–gelişme–sonuç gibi kalıplara karşıydı. Onun yazılarında olaylar ve insanlar temel belirleyiciydi.
Günlüğünde Mecidiyeköy’de Ihlamur Deresi’ne indiğini, oradaki yoksulluğu ve insanların içinde kitaplarını gördüğünü yazar; bu kitapların o insanların elinde bir farkındalık ve harekete geçirme aracına dönüşmesinden gururla söz ederdi.
Anadolu’ya ve halk kültürüne yöneliminin kaynağı neydi?
“Ben bir ambardım; bu ambarın kapılarını Köy Enstitüsü açtı” derdi.
“Dönemeç” kitabını kırk bin dağın ardındaki kırk bin köy çocuğuna ithaf etmesi de bu yaklaşımın bir göstergesidir. Amacı, Osmanlı’dan beri ihmal edilmiş köyü, köylüyü ve Anadolu’nun yoksulluğunu şehirli okurun yüzüne çarpmaktı.
Bu anlatımı kurarken 3000 rakımlı Türkmen köylerinin deyimlerini, yaşam biçimlerini ve 5000 yıllık geçmişe dayandırdığı kültürel birikimi (kendince) edebiyata taşımaya çalıştı. Bölgenin bozulmamış dil yapısını ve “öz Türkçe” zenginliğini de bir anlatım aracı olarak kullandı.
Ümit Kaftancıoğlu’nun ölümünden Türk edebiyatı nasıl etkilendi?
Babam özelinde, o yöreye ait birçok efsane ve anlatı hem okuyucudan hem de Türk edebiyatından mahrum kaldı. Ancak onu daha geniş bir çerçevede Köy Enstitülü ozanlar ve yazarlar kuşağının bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.
Cumhuriyetin idealist kuşağı olan bu öğretmenler, kendilerini halka adadılar. Çok yönlü eğitim ve özgüvenle yetişerek, ülkenin aydın öğretmenleri olarak devlet kurumlarıyla iç içe çalıştılar ve feodal yapıya karşı mücadeleyi bir görev bildiler.
Ürettikleri edebiyat da bu mücadelenin bir parçasıydı. Ancak daha sonra hem siyasal iklimin sağa kayması hem de köyden kente göç ve köy yaşamının dönüşmesiyle bu edebiyat çizgisi zayıfladı.
Bölgesel dil ve ağız kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz? Babanız eserlerinde doğduğu coğrafyanın doğasını, insanını, destanlarını ve halk hikâyelerini bölge ağzıyla aktarıyor. Bu sayede o bölgeyi çok daha yakından tanıyabiliyoruz. Örneğin “Yelatan” romanını okurken, şiveye yabancı olduğum için zorlandım; ancak kitabın sonunda yer alan sözlük sayesinde ilerleyebildim. Bu dil kullanımı özellikle mi tercih edildi?
Evet, bilinçli bir tercihti. Hem eserlerine özgünlük kazandırmak hem de bu deyimleri, atasözlerini ve kargışları kayıt altına almak amacı taşıyordu. Kendisi aynı zamanda Türk Dil Kurumu üyesi ve folklor araştırmacısıydı. Bu nedenle bu yazım tarzı şaşırtıcı değildir.
Talip Apaydın’ın dediği gibi, “Türk dilinin renkli tarlası” ifadesi bu yaklaşımı oldukça iyi özetler. Türkçenin bu zenginliği, edebiyat çevrelerinde hem şaşkınlık hem de hayranlık uyandırmıştır.
Babanızın edebiyatının ve düşünsel mirasının bugünün Türkiye’sindeki politik karşılığı nedir?
Öncelikle babam Ümit Kaftancıoğlu CHP üyesiydi. Atatürkçü ve cumhuriyetçi yetişme tarzı doğal olarak onu bu yönde şekillendirmişti. Babam ve o dönem edebiyatçıları, adanmışlıklarıyla bugün politikacılara örnek olabiliyorsa ne mutlu.
En azından politika ile ilgilenen ilerici, Atatürkçü hemen her bireyin babamdan az ya da çok haberdar olduğunu, onu okuduğunu ve örnek aldığını düşünüyorum.
Babam solcu-sosyalist bir dünya görüşüne sahipti. Ancak Marx ve Lenin’den önce Pir Sultan Abdal’ı, Köroğlu’nu, Dadaloğlu’nu ve Şeyh Bedreddin’i öğrenmek gerektiğini düşünürdü. Ona göre, “şahları yıkmak için kulların birleşmesi, akıllı, planlı ve örgütlü davranması gerekir” düşüncesi özellikle çocuk kitaplarında öne çıkardı.
“Gerçek güç cinlerde, perilerde, Süpermen’de değil; birlik olmuş halktadır” ana fikri onun hemen her yazısından çıkarılabilir. Bu bakış açısı kimi zaman şu parti, kimi zaman bu fraksiyon, kimi zaman da farklı siyasi yapılar içinde kendini gösterir.
Radyo programı ne üzerineydi? İnsanlar üzerinde nasıl bir etki bırakırdı?
TRT radyosunda program yapımcısıydı. Radyo programlarında masallar, türküler, bilmeceler ve röportajlar bir halk kültürü ırmağı gibi akar giderdi.
Radyoevinin mavi Ford minibüsüne şoför İmdat Ağabey’le biner, Bolu ve Balıkesir gibi yakın yerlere giderdik. Ben de zaman zaman eşlik ederdim. Omzundaki Ampex teyple köy köy dolaşır, evlerde toplanan türküleri, bilmeceleri ve hikâyeleri kayda alırdı.
“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar”, “Şu dağlar kömürdendir, geçen gün ömürdendir”, “Feleğin bir kuşu var, tırnağı demirdendir” gibi türküler, zamanla unutulup gidecek bu zenginliği Türkiye’ye kazandırma çabasının bir parçasıydı.
Şeref Taşlıova’nın da söylediği gibi, babamın programı başlayınca adeta tavadaki yağ bile yanardı. Anadolu’nun dört bir yanında, hatta Ahıska ve Azerbaycan gibi Türk dünyasında bile programları büyük ilgi görürdü.
Radyoevinde şahit olduğum bir anekdot, bu etkinin büyüklüğünü gösterir: Postaları getiren Azeri bir postacı vardı. Harbiye’deki Radyoevine sık sık gittiğim için bilirim; herkese üçer beşer dinleyici mektubu verirken babama gelen mektuplar iki çuvalı doldururdu.
Türkülerle ilişkisi nasıldı?
“Evreşe yolları dar” türküsünün derlemesini Ümit Kaftancıoğlu yapmıştır. Türkiye’de bu türküyü bilmeyen yoktur. Araştırırken bunu öğrendiğimde ben de çok şaşırmıştım. Ne çok bilinmeyen yönü varmış.
Türküler onun işi gibiydi. Derleyici olarak notaya alınmış 8–9 türkü vardır. İlginçtir ki Doğu Anadolu kökenli olmasına rağmen en bilinen iki türküsünden biri Edirne’den, diğeri Çanakkale’den derlenmiştir. Bu da onun tüm ülke kültürünü sahiplenme anlayışının bir göstergesidir.
Çocukluğundan gelen kulak dolgunluğu sayesinde, yanlış bir kelimeyi ya da hatalı bir uyak kullanımını hemen fark eder ve düzeltirdi. Evde de zaman zaman türkü söylerdi; özellikle Köroğlu ve Pir Sultan Abdal’dan deyişler söylerdi.
En sevdiği yazar ve şair kimdi?
Hiç tartışmasız Pir Sultan Abdal’dı. Onun tüm tutum, davranış ve yaşamını etkileyen en önemli figür odur. Fakir Baykurt’a büyük saygı duyardı. TRT spikeri Başak Doğru da hayranlık duyduğu isimler arasındaydı. Prokofyev’in eserlerinden etkilenmişti. Edebiyatçı bir anne ve babanın çocuğu olarak sizin edebiyatla aranız nasıl? Yazar mısınız? Babanıza özendiğiniz oldu mu? Yazmayı hiç denediniz mi?
Özellikle lise yıllarında çok okurdum. Çok beğendiğim birçok şair ve romancı var. Unutulmaması gerektiğini düşündüğüm isimlerden biri Bekir Yıldız’dır. Dünya edebiyatından ise Pearl S. Buck’ın Sarı Esirler adlı eserini özellikle anmak isterim.
Üniversitede tıbba başlayınca ve mesleği çok sevince ilgim daha çok tıbbi ve mesleki kitaplara kaydı. İyi yazı yazdığımı söyleyenler var; özellikle Facebook’ta eski yazılarımı okuyanlar bunu ifade eder. Ancak ben kendimi ancak amatör bir yazar olarak görüyorum.
Babamıza hiç özenmedim; sadece gurur duydum ve yazılarındaki o “gürül gürül akan” anlatıma hayranlıkla baktım. Ondaki sanatçı kumaşı bende yok.
Babanızın insanlarda bıraktığı ilk izlenim nasıldı?
Neşeli, sert, sıcak kanlı ve esprili… Saydığınız özelliklerin hepsini taşırdı. Gürültülü bir insandı. Akıcı konuşur, konuşmaya başladığında herkes onu dinlerdi. Eski Yunan destanlarından siyasete, halk edebiyatından teknik konulara kadar çok geniş bir bilgi ve hafızaya sahipti. Dış görünüşüne özen gösterirdi. O dönem için oldukça klasik sayılabilecek şekilde kravatlı ve takım elbiseli giyinirdi. Neredeyse yatana kadar kravatını çıkarmazdı. Ebeme (anneanneme) şayak bir takım elbise bile diktirmişti; onu çok severdi. 1,87 boyunda, 74 kilo civarında, saçları geriye taralı, belirgin elmacık kemikli ve “yakışıklı” denebilecek bir insandı.
Kışın sıklıkla giydiği krem rengi uzun trençkotu hâlâ hafızamda. 51 numaralı Harbiye otobüsünde onu görmüş ve hâlâ hatırlayan birkaç yaşlı kişinin olması beni hâlâ şaşırtır.
Yazı ve çocuk edebiyatı üzerine konuşur muydunuz?
Ümit Kaftancıoğlu’nun çocuk edebiyatına da çok büyük katkısı vardır. Evde yazı üzerine sık sık konuşurduk. Bazen yazdığı öyküleri bize okurdu. Özellikle son döneminde çocuk edebiyatına daha fazla ağırlık verdi. Ben de çocukça bir hevesle el yazısıyla yazdıklarını zaman zaman daktiloya çeker, yardımcı olmaya çalışırdım. Bir romanını ya da öyküsünü bitirdiğinde ise hem redaksiyon hem de fikir almak için bana okuturdu.
İSİM DEĞİŞİKLİĞİ VE SOYADI HAKKINDA
Ailesi tarafından verilen adı Garip Tatar’dı. “Dönemeç” adlı öyküsünde bu ismi en iyi kendisinin taşıdığını anlatır.
İsim değişikliğini yaklaşık 1965 yılında yapmıştır. “Garip”ten “Ümit”e geçişi, kendi içsel yolculuğunun sembolik bir ifadesi olarak da değerlendirilebilir.
“Kaftancıoğlu” soyadını, baharda haşhaş çiçekleriyle kaplanan Kaftancı Çayırı’ndan aldığı söylenir. “İlkan” (ilk-an anlamında) ise TRT ödülünü aldıktan sonra, ilk kitabı vesilesiyle yazar arkadaşlarının önerisiyle kullandığı ikinci isimdir.








