Dönen Bir Plakta Neşet Ertaş

İlkokula gittiğim yıllardı. Babam, Konya Ereğli’deki İvriz Öğretmen Okulu’nda tarım şefi olarak çalışıyordu. Biz de Köy Enstitüleri döneminden kalan, öğrencilerin emeğiyle yapılmış lojmanlarda oturuyorduk. Toros Dağları’nın eteklerine yaslanmış o okul, aradan geçen onca yıla rağmen bütün berraklığıyla zihnimde durur.
Çocukken bir yerin tarihini bilmezsiniz. Duvarların nasıl örüldüğünü, toprağın kimlerin elleriyle işlendiğini düşünmezsiniz. Ama yaşadığınız yer, farkına varmadan içinize işler. İvriz’i bugün hatırladığımda aklıma yalnızca bir okul gelmiyor; emeğin, öğretmenliğin ve yoktan bir hayat kurma iradesinin aynı yerde buluştuğu yıllar geliyor.
Annemin 45’lik plakları vardı. O dönemin şarkıcılarını pikaba koyar, dinlemeye başlardık. Dönen plağa uzun uzun bakardım. İğnenin küçücük bir oluğa dokunmasıyla odanın içine koca bir dünyanın sığabilmesi, çocuk aklıma mucize gibi gelirdi.
Müziği henüz sözleriyle çözemezdim. Yine de bazı sesler vardı ki ne anlattığını bilmeseniz de sizde bir karşılık bulurdu. Sanki o ses, büyüyünce anlayacağınız bir duyguyu önceden gelip kalbinize bırakırdı.
O gün dinlediğim plaklardan biri Neşet Ertaş’ındı.
Çocukluğun Anlamadığı, Kalbin Unutmadığı Ses
Neşet Ertaş’ı ilk duyduğumda hayatını bilmiyordum. Kırşehir’i, babası Muharrem Ertaş’ı, düğünlerde çalınan sazı, bozlağın ne demek olduğunu bilmiyordum. Bir insanın sesinde bu kadar yol, bu kadar özlem, bu kadar yaşanmışlık bulunabileceğini de bilmiyordum.
Ben yalnızca bir çocuktum; önümde dönen siyah bir plak vardı. Ama o plak dönerken, sanki uzak bir yerde bir adam kendi derdini anlatıyor, bizim evdeki herkes de onu bir yerinden anlıyordu. Annem başka bir yerinden, babam başka bir yerinden, ben ise adını henüz koyamadığım bir duyguyla dinliyordum.
Yıllar sonra anladım: Bazı sanatçıları tanımak için önce büyümek gerekir. Çocukken sesini seversiniz. Yaş aldıkça o sesin neden içinize işlediğini anlarsınız.
Babadan Oğula Geçen Saz
Neşet Ertaş’ın hikâyesi, babası Muharrem Ertaş’ın sazından ayrı anlatılamaz. Muharrem Usta, bozlak geleneğinin büyük seslerinden biriydi. Neşet, müziği babasının yanında, hayatın içinde öğrendi; köy düğünlerinde çalarak, dinleyerek, deneyerek yetişti.
Bu öğrenme biçimi bana hep İvriz’i hatırlatır. Orada da eğitim yalnızca sınıfın içinde değildi. Toprakta çalışmanın, bir şeyi elinle üretmenin, ustaya bakarak öğrenmenin ayrı bir bilgisi vardı. Babamın tarım şefi olarak çalıştığı o okulda emek, hayatın günlük düzeninin bir parçasıydı.
Neşet Ertaş da sazı yalnızca nasıl çalacağını öğrenmedi; onunla nasıl yaşayacağını öğrendi. Babasından aldığı sesi aynen tekrar etmekle yetinmedi. Kendi ömrünü, kendi kırgınlığını, kendi sevgisini kattı ona. Böylece bir geleneğin içinden çıkan ses, tek ve benzersiz bir insanın sesine dönüştü.
Bana göre gerçek bir miras da budur. Önce senden öncekilerin emeğini tanırsın. Sonra onların bıraktığı yola kendi ayak izin düşer.
Garip Diye Seslenmek
Neşet Ertaş şiirlerinde “Garip” mahlasını kullandı. Bu kelimeyi her düşündüğümde aklıma yalnızlık kadar, görülme isteği de gelir. Garip insan, bazen kalabalığın içinde kimsenin fark etmediği insandır. Bazen de içindeki acıyı saklamak yerine onu herkesin anlayabileceği bir dile dönüştürebilen kişidir.
Onun türkülerinde sevda vardır; ama sevda yalnızca iki insan arasında yaşanmaz. Gurbette bırakılan memlekete, bir daha gelmeyecek günlere, kırılmış bir gönle de yönelir. Dinleyen kişi, türkünün içinde kendi hayatına ait bir kapı bulur.
Belki Neşet Ertaş’ın sesinin bu kadar çok insana ulaşmasının nedeni budur. Kendini herkesten yukarıda bir yere koyup konuşmaz. İnsanların yanına oturur gibidir. Anlattığı dert kendi derdidir; fakat siz dinlerken birden sizin de derdiniz olur.
Gurbetin İnsana Öğrettikleri
Onun yaşamında gurbet uzun bir yer tutar. Önce doğduğu çevreden büyük şehirlere uzanan yol, sonra yıllarca süren Almanya günleri… İnsan bazen geçimini sağlamak, bazen iyileşmek, bazen de çocuklarına bir gelecek kurmak için yola çıkar. Gittiği yerde hayatını sürdürürken içinde başka bir yerin sesini taşır.
Neşet Ertaş’ın türkülerindeki gurbeti yalnızca bir ülke uzaklığı olarak dinlemiyorum. İnsan, kendi evinde de gurbet yaşayabilir. Bir zamanlar yakın olduğu birine yabancılaştığında, emeğinin anlaşılmadığını hissettiğinde, kalabalıkların içinden tek başına geçtiğinde de aynı uzaklık çöker içine.
Belki bu yüzden onun sesi farklı hayatlara değebildi. Almanya’da çalışan bir işçi de Kırşehir’de yaşayan biri de onu dinlediğinde kendi hasretini duyabiliyordu. Türkü, aralarında görünmeyen bir yol açıyordu.
Halkın Sanatçısı Olmak
Neşet Ertaş’a devlet sanatçısı unvanı teklif edildiğinde bunu kabul etmemesi, yaşamındaki en çok anlatılan kararlardan biridir. Kendisini halkın sanatçısı olarak görüyordu. Bu tavır, onun sesinin geldiği yeri unutmama isteğini anlatır.
Bir insan alkışlandığında nereden geldiğini hatırlaması kolay değildir. Sahne büyüdükçe çocukluğun geçtiği yollar küçülür sanılır. Oysa insanın sesine değer katan şeylerden biri, o yollarda biriktirdikleridir.
Neşet Ertaş’ın duruşunda beni etkileyen yan, büyük bir sanatçı olmasına rağmen dinleyicisiyle arasına mesafe koymamasıdır. Onu dinlerken bir unvanın ağırlığını değil, yaşamış bir insanın yakınlığını hissederim. Bu yakınlık, yıllar önce bizim lojmandaki pikaba konan plağı bugün hâlâ hatırlamamın da nedenidir.
Bir İnsanı İncitmemek
Yaş aldıkça Neşet Ertaş’ı yalnızca müziğiyle değil, insana bakışıyla da düşünmeye başladım. Çünkü hayat, hepimize aynı soruyu tekrar tekrar soruyor: Karşımızdaki insanın kalbine nasıl davranıyoruz?
Sevmek kolay bir söz olabilir. Asıl güç olan, kızgınken incitmemek, anlaşılmadığımızda anlamaya çalışmak, haklı olduğumuzu düşündüğümüz bir anda bile karşımızdakinin onurunu gözetmektir. Bir insanın gerçek duruşu, kendisine ihtiyaç duyulmayan zamanlarda başkalarına nasıl davrandığında da görünür.
Neşet Ertaş’ın sesinde bana bu düşünceyi çağrıştıran bir yumuşaklık vardır. Acı çekmiş birinin sertleşmeden de yaşayabileceğini duyurur. Bunun kolay olduğunu söylemiyorum. Belki de bu nedenle o sesi her dinleyişimde biraz durup kendi sözlerimi, kendi davranışlarımı düşünürüm.
Plak Dönerken Geçen Yıllar
Şimdi dönüp o çocukluk günlerine baktığımda pek çok görüntü yan yana geliyor. Torosların eteklerindeki İvriz Öğretmen Okulu, babamın çalıştığı topraklar, öğrencilerin yaptığı lojmanlar, annemin plakları… Bir de pikabın başında, dönen siyah daireyi seyrederek dünyayı anlamaya çalışan çocuk.
O çocuk, Neşet Ertaş’ın ömrünü henüz bilmiyordu. Bir gün kendi hayatında da ayrılıklar, hayal kırıklıkları, yeniden başlamalar olacağını bilmiyordu. Fakat duyduğu sesi unutmadı. Çünkü insan bazen henüz anlayamadığı bir şeye bile içtenlikle bağlanır; yıllar sonra onun neden yanında kaldığını öğrenir.
Bugün o plağın kendisi nerede, bilmiyorum. Ama dönerken çıkardığı sesi, odamızda açtığı hayal alanını hatırlıyorum. Neşet Ertaş’ı her dinlediğimde çocukluğuma geri dönmemin nedeni bu. Bir türkü, insanı yalnızca söylendiği yere değil, ilk duyduğu güne de götürebiliyor.
İğne Kalktıktan Sonra
Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012’de aramızdan ayrıldı. Bugün, ölümünün on dördüncü yılında onu anarken büyük bir ustanın yaşamına bakıyorum; sonra gözüm yine o küçük pikaba kayıyor. Plak dönüyor, iğne oluğa değiyor, annemin sesi evin bir yerinden geliyor. Babam birazdan okuldan dönecekmiş gibi.
O yıllar geri gelmeyecek. Neşet Ertaş da yeni bir türkü söylemeyecek. Ama bir çocuğun yıllarca içinde taşıdığı o ses, bugün hâlâ insanlara kendi hayatlarını düşündürüyor.
Bir sanatçının bıraktığı iz belki tam da budur: Plak çoktan durmuşken, sizi bir süre daha dinlemeye devam ettirmesi.
İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar








