Saygı: Birlikte Yaşamanın Sessiz Sözleşmesi
ilker Taşyürek
Saygı: Birlikte Yaşamanın Sessiz Sözleşmesi
Çocukluğumuzdan beri bize saygıyı bazı davranışlarla tarif ettiler.
Büyüklerimiz odaya girdiğinde toparlanmak…
Öğretmen sınıfa geldiğinde ayağa kalkmak…
Büyükler konuşurken sözlerini kesmemek…
Otobüste yaşlı birine yer vermek…
Elbette bunların hepsi güzel davranışlardı. Hâlâ da öyle olduğunu düşünüyorum. Bir büyüğe, bir öğretmene, yaşlı bir insana gereken özeni göstermek insanın değerinden hiçbir şey eksiltmez; tersine insanı büyütür.
Ama yıllar geçtikçe şunu fark ettim:
Saygı bundan çok daha büyük bir kavramdı.
Ayağa kalkmaktan, “buyurun” demekten, kapıyı tutmaktan, yüksek sesle konuşmamaktan çok daha derinlerde bir şeydi.
Belki de saygı, birlikte yaşayabilmenin görünmeyen harcıydı.
Prag’da Bir Metro Merdiveni
Yıllar önce bir eğitim projesi kapsamında Çekya’nın başkenti Prag’a gitmiştim. EducAnet isimli özel bir okulda özel öğrencilerle ilgili eğitim çalışmalarına katılıyorduk.
Bu aynı zamanda benim ilk ciddi yurt dışı deneyimlerimden biriydi.
Eğitim çalışmalarından kalan zamanlarda öğretmen arkadaşlarımızla Prag’ı dolaşıyor; sokaklarını, meydanlarını, tarihî yapılarını, insanların günlük hayatını gözlemliyorduk.
İlk dikkatimi çeken şey binalar ya da tarihî eserler olmadı.
İnsanların birbirleriyle görünmez bir anlaşma yapmış gibi davranmalarıydı.
Metroya giriyorsunuz…
Yürüyen merdivende herkes sağ tarafta duruyor. Sol taraf, acelesi olanların geçebilmesi için boş bırakılmış.
Bir mağazaya giriyorsunuz…
İnsanlar sırada bekliyor.
Kimse:
“Benim işim iki dakika.”
“Benim acelem var.”
“Bir şey sorup çıkacağım.”
diyerek önünüzden geçmeye çalışmıyor.
Otobüs durağında sıra varsa herkes kendi sırasını biliyor.
Bir süre sonra arkadaşlarıma şakayla karışık şöyle dediğimi hatırlıyorum:
“Burası bilim kurgu filmlerindeki robotlaşmış insanlar gibi. Herkes kurala uyuyor. Bizim Türkiye’de her gün daha fazla aksiyon var. Burada hayat biraz fazla sakin!”
Gülüştük.
Fakat günler geçtikçe o şakanın arkasındaki gerçeği görmeye başladım.
İnsanlar robotlaşmamıştı.
İnsanlar birbirlerinin yaşam alanına saygı duymayı öğrenmişti.
Ve bir eğitimci olarak benim için asıl çarpıcı olan buydu.
Demek ki eğitim yalnızca matematik, fizik, tarih öğretmek değildi.
Demek ki eğitim, bir toplumun birlikte yaşayabilme kültürünü de oluşturabiliyordu.
O seyahatten döndüğümde “saygı” kelimesine artık eskisi gibi bakmıyordum.
Saygı, Başkasının Hakkını Görebilmektir
Bence saygının en yalın tanımı şudur:
Benim dışımda başka insanların da hakları olduğunu kabul etmek.
Çünkü toplum dediğimiz şey, aynı yerde yaşayan insanların tesadüfen yan yana gelmesi değildir.
Yüzyıllar boyunca insanlar birlikte yaşamışlar, kavga etmişler, anlaşmışlar, bedeller ödemişler, deneyimler kazanmışlar ve sonunda bazı ortak kurallar geliştirmişlerdir.
Trafik kuralları böyledir.
Toplu taşıma kuralları böyledir.
Okul kuralları böyledir.
Parkların, hastanelerin, sokakların kullanımına ilişkin kurallar böyledir.
Bunların her biri aslında şunu söyler:
“Burada yalnız yaşamıyorsun.”
Kırmızı ışıkta durmamızın nedeni trafik lambasına duyduğumuz saygı değildir.
Karşıdan geçen insanın yaşam hakkına duyduğumuz saygıdır.
Bir parkta oturduğumuz bankı kırmamamız belediyeden korktuğumuz için değildir.
Bizden sonra oraya gelecek çocuğun, yaşlının, gencin de o bankta oturma hakkı olduğunu kabul ettiğimiz içindir.
Yere çöp atmamak yalnızca temizlik meselesi değildir.
Başkasına kirli bir dünya bırakmamaktır.
İşte saygı biraz da budur.
Ormanın Da Kuralları Vardır
Doğaya baktığınızda bile bunun izlerini görürsünüz.
Ormanda yaşayan her canlı bulunduğu ekosistemin koşullarını öğrenerek yaşar.
Nerede su bulacağını bilir.
Nerede korunacağını öğrenir.
Ne zaman saklanacağını, ne zaman avlanacağını, hangi alanların tehlikeli olduğunu sezgileriyle ve deneyimleriyle kavrar.
Doğada yaşam sınırsız bir özgürlük değildir.
Tam tersine çok güçlü dengelerin içerisinde sürdürülen bir hayattır.
Bir ormana bırakıldığınızı düşünün.
“Ben özgürüm, istediğim yere giderim, istediğimi yaparım.” demeniz sizi özgür yapmaz.
Ormanın kurallarını bilmiyorsanız o özgürlük çok kısa sürebilir.
Çünkü yaşamın olduğu her yerde bir denge vardır.
İnsan toplumu da bundan bütünüyle farklı değildir.
Bizim ormanlarımız beton binalar, yollar, okullar, iş yerleri, mahalleler ve şehirler olabilir.
Ama temel soru aynıdır:
Birlikte nasıl yaşayacağız?
Bir Okulda Saygı Nedir?
Yıllarca öğrencilerime bunu anlatmaya çalıştım.
Bir okulun bazı kuralları vardır.
Derse zamanında girmek…
Sınıfı temiz tutmak…
Arkadaşının sözünü kesmemek…
Ortak kullanılan araçlara zarar vermemek…
Belirlenen kılık kıyafet kurallarına uymak…
Bunlardan bazıları size çok önemli görünmeyebilir.
Hatta bazıları tartışılabilir de.
Örneğin yıllar önce okullarda kravat, saç uzunluğu ya da kıyafet konusunda çok katı uygulamalar vardı. Bugün bunların birçoğunu yeniden tartışabiliriz.
Ama burada iki farklı meseleyi birbirinden ayırmak gerekir.
Bir kuralı eleştirmek başka şeydir, yalnızca hoşumuza gitmediği için yok saymak başka şeydir.
Bir öğrenci:
“Bu kuralın doğru olmadığını düşünüyorum.”
diyebilir.
Tartışabilir.
Öğrenci temsilciliğinde gündeme getirebilir.
Öğretmeniyle, yönetimiyle konuşabilir.
Değişmesini talep edebilir.
İşte bu medeni bir davranıştır.
Ama:
“Ben özgürüm, bu kural beni ilgilendirmez.”
demek başka bir şeydir.
Çünkü o okulda yalnız değilsiniz.
Yüzlerce öğrencinin, öğretmenin, çalışanın ve ailenin oluşturduğu ortak bir yaşam alanının içindesiniz.
Saygı tam da burada başlar:
Kendimizi dünyanın merkezi olmaktan çıkardığımız yerde.
Peki Ya Kurallar Yanlışsa?
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Toplumun koyduğu her kural doğru mudur?
Elbette hayır.
Tarih bunun tersinin örnekleriyle doludur.
Yanlış yasalar olmuştur.
Adaletsiz uygulamalar olmuştur.
Çağın gerisinde kalmış kurallar olmuştur.
İnsanlık zaten bunları sorgulayarak ilerlemiştir.
Ancak çağdaş toplumlarda yöntemin adı vardır:
Demokrasi.
Bir kuralı yanlış buluyorsanız değiştirmek için mücadele edersiniz.
Yazarsınız.
Konuşursunuz.
Örgütlenirsiniz.
Eleştirirsiniz.
İnsanları ikna etmeye çalışırsınız.
Sandıkta tercihinizi gösterirsiniz.
Hukuk içinde mücadele edersiniz.
Ama “Ben böyle düşünüyorum, o hâlde herkes bana göre yaşayacak.” dediğiniz anda ortak akıldan uzaklaşmaya başlarsınız.
Çünkü demokrasi yalnızca kendi düşüncemizi söyleme özgürlüğümüz değildir.
Bizim gibi düşünmeyen insanların da var olma hakkını savunabilme olgunluğudur.
Saygı burada siyasetten aileye, okuldan sokağa kadar aynı sınavı verir bize.
Özgürlüğüm Nereye Kadar?
Özgürlük çok kıymetli bir kavramdır.
Ama özgürlüğün belki de en çok unutulan tarafı şudur:
İnsan topluluk içinde yaşadığı andan itibaren özgürlüğü başkalarının haklarıyla yan yana yürür.
Ben gece yarısı evimde yüksek sesle müzik dinlemeyi özgürlük olarak görebilirim.
Ama komşumun uyuma hakkı vardır.
Aracımı istediğim hızda kullanmayı özgürlük olarak görebilirim.
Ama yoldaki çocuğun yaşama hakkı vardır.
Sigaramı istediğim yerde içmeyi kişisel tercih olarak görebilirim.
Ama yanımdaki insanın temiz hava soluma hakkı vardır.
Demek ki özgürlük:
“Canım ne istiyorsa yaparım.”
demek değildir.
Özgürlük, başkasının özgürlüğünü yok etmeden kendi hayatını yaşayabilme hakkıdır.
Bunu başarabildiğimiz ölçüde saygılı bir toplum olabiliriz.
İki Kişilik Bir Ülke: İlişki
Sonra yıllar geçiyor…
İnsan şunu fark ediyor:
Toplum için geçerli olan bu kuralların birçoğu iki insan arasındaki ilişkiler için de geçerli.
Bir ilişki aslında küçücük bir ülke gibidir.
İki vatandaşı vardır.
İki geçmişi…
İki karakteri…
İki özgürlük alanı…
İki korkusu…
İki beklentisi…
Ve o iki insan birlikte yaşayacaksa o küçük ülkenin de bir ortak akla ihtiyacı vardır.
Taraflardan biri sürekli:
“Ben buyum.”
“Ben böyle yaşarım.”
“Ben özgürüm.”
“Ben istediğimi yaparım.”
diyor, diğerinden yalnızca buna uyum göstermesini bekliyorsa ortada ortak yaşam yoktur.
Orada tek taraflı kurulmuş bir düzen vardır.
Oysa ilişkilerde sınırlar birlikte konuşulmalıdır.
Ne bizi rahatsız ediyor?
Neyi önemsiyoruz?
Neye kırılıyoruz?
Hangi davranışı birbirimize karşı doğru bulmuyoruz?
Birbirimizden ne bekliyoruz?
Bunları iki insan konuşur, tartışır, bazen anlaşamaz, sonra yeniden konuşur.
İşte ilişkinin ortak aklı böyle oluşur.
Çünkü bir insanın hayatına bir başkasını almak sadece onun sevgisini almak değildir.
Onun varlığını da hesaba katmaktır.
Sevgi Yakıtsa Saygı Yoldur
Ben ilişkilerde sevginin çok önemli olduğuna inanırım.
Sevgi ilişkinin yakıtıdır.
İnsanı yola çıkarır.
İnsana emek verdirir.
Kavga ettikten sonra yeniden konuşma isteği verir.
Kırıldıktan sonra birbirini anlamaya çalışma gücü verir.
Ama yalnızca yakıtın olması bir yolculuğun sağ salim tamamlanmasına yetmez.
Yola da ihtiyacınız vardır.
Direksiyona da…
Kurallara da…
İşte bana göre sevginin yürüdüğü yolun adı saygıdır.
Sevebilirsiniz ama saygı göstermiyorsanız incitirsiniz.
Sevebilirsiniz ama karşınızdakini dinlemiyorsanız yalnızlaştırırsınız.
Sevebilirsiniz ama sürekli kendi doğrularınızı dayatıyorsanız bir süre sonra o sevginin içinde iki kişi değil, yalnızca sizin egonuz yaşamaya başlar.
Bazen ilişkiler sevgisizlikten bitmez.
Saygının yavaş yavaş tükenmesinden biter.
Çünkü insan sevildiğini duymak kadar dikkate alındığını da hissetmek ister.
Saygı, Dünyada Yalnız Olmadığımızı Hatırlamaktır
Prag’daki o yürüyen merdivenin üzerinden yıllar geçti.
Bugün hâlâ bazen yürüyen merdivende sağ tarafta duran insanları gördüğümde o ilk yolculuğum gelir aklıma.
Aslında mesele sağda durmak değildi.
Mesele şuydu:
“Acelem yok. Ama belki senin var. Sana yer bırakıyorum.”
Ne kadar basit…
Ve ne kadar büyük bir medeniyet cümlesi.
Belki saygı tam olarak budur.
Otobüste bir kişilik yer bırakmak…
Trafikte diğer sürücüyü düşünmek…
Okulda arkadaşının hakkını korumak…
Parkta senden sonra gelecek insanı düşünmek…
Bir ilişkide karşındaki kişinin duygularını hesaba katmak…
Toplumda senin gibi düşünmeyenin de konuşma hakkını savunmak…
Ve zaman zaman kendi kendimize şu soruyu sorabilmek:
“Benim yaptığım şey yalnızca beni mi ilgilendiriyor, yoksa başka bir insanın hayatına da dokunuyor mu?”
Çünkü insan tek başına yaşarken bazı şeylere ihtiyaç duymayabilir.
Ama iki kişi olduğumuz anda saygıya ihtiyaç vardır.
Bir aile olduğumuzda daha çok vardır.
Bir okul olduğumuzda daha çok…
Bir şehir olduğumuzda daha çok…
Bir millet olduğumuzda ise vazgeçilmezdir.
Belki de çocuklarımıza artık saygıyı yalnızca:
“Büyüğün gelince ayağa kalk.”
diye öğretmemeliyiz.
Şunu da öğretmeliyiz:
Sıranı bekle.
Başkasının hakkını yeme.
Yaşadığın yeri kirletme.
Verdiğin sözü önemse.
Dinlemeden hüküm verme.
Kendi özgürlüğünü savunduğun kadar başkasının özgürlüğünü de savun.
Birlikte yaşıyorsan yalnız kendini düşünme.
Çünkü bana göre gerçek saygı, bir insanın karşısında ayağa kalkmaktan önce, o insanın hakkını çiğnememektir.
Ve medeniyet belki de görkemli binalarla, geniş yollarla, yüksek teknolojiyle başlamıyor.
Medeniyet bazen bir metro merdiveninde başlıyor:
Sen sağda duruyorsun…
Sol tarafı hiç tanımadığın bir insan için açık bırakıyorsun.
Çünkü biliyorsun:
Bu dünya yalnızca sana ait değil.
İşte saygı budur.
İlker Taşyürek
Eğitimci / Yazar


