Dünya Büyük Bir Sahne
ilker Taşyürek
Dünya Büyük Bir Sahne
Dünya büyük bir sahne…
Herkesin elinde kendisine verilmiş bir rol, yüzünde özenle hazırlanmış bir ifade, dilinde ezberlenmiş birkaç güzel cümle var.
Kimi mutlu insanı oynuyor, kimi güçlü olanı…
Kimi âşıkmış gibi davranıyor, kimi dostmuş gibi…
Kimi iyilikten söz ediyor, kimi adaletten, kimi sevgiden…
Ama perde kapandığında, ışıklar söndüğünde ve insan kendi gerçeğiyle baş başa kaldığında bambaşka bir yüz ortaya çıkıyor.
Çünkü çağımızın en büyük sorunu insanların kötü olması değildir yalnızca. Asıl sorun, artık kimsenin gerçekte kim olduğunu anlayamamamızdır.
Yüzlerde tasarlanmış gülücükler…
Dillerde içi boşaltılmış sevgiler…
Kalplerde gizlenmiş hesaplar…
Gerçekler sessizliğe gömülürken yalanlar ışıklarla süsleniyor. Samimiyet köşesine çekiliyor, gösteriş hayatın merkezine yerleşiyor.
Ve biz, sahte mutlulukların gölgesinde gerçek bir sevgi ararken koskoca bir yalana “hayat” diyoruz.
Herkes İyi Görünmek İstiyor
Bugün insanlar iyi olmaktan çok iyi görünmeyi önemsiyor.
Bir insana gerçekten yardım etmekten çok, yardım ederken görülmek istiyorlar. Birini gerçekten sevmekten çok, sevgi dolu bir insan olarak tanınmayı önemsiyorlar. Dostluğun sorumluluğunu taşımak yerine, dostluk üzerine güzel sözler paylaşmayı yeterli buluyorlar.
Sosyal medyada vicdanlı, günlük yaşamda duyarsız…
Kalabalıklar içinde güler yüzlü, yalnız kaldığında öfkeli…
Başkasının acısına birkaç kelimeyle ortak olan ama yakınına düşenin elinden tutmayan insanlar giderek çoğalıyor.
Elbette herkes böyle değil. Hâlâ iyiliği sessizce yapan, sevgisini gösteriye dönüştürmeyen, kimse görmese de doğru olanı savunan güzel insanlar var. İnsana ve geleceğe dair umudumuz da onlar sayesinde sürüyor.
Ancak kabul etmek gerekir ki çağımız, insanları oldukları gibi yaşamaktan uzaklaştırıyor. Toplum artık bize “Nasıl bir insansın?” diye sormuyor; “Nasıl görünüyorsun?” diye soruyor.
Böyle olunca da karakterin yerini imaj, gerçeğin yerini kurgu, samimiyetin yerini gösteri alıyor.
Gülümsemelerin Arkasındaki Yorgunluk
Bir insanın gülümsemesi her zaman mutlu olduğu anlamına gelmez.
Bazen o gülümseme, yıllardır içinde taşıdığı acıları kimse görmesin diye taktığı bir maskedir. Bazen kırgınlığını saklama biçimidir. Bazen yalnızlığının fark edilmesini istemediği için yüzüne yerleştirdiği sessiz bir savunmadır.
Bu nedenle her gülümsemeyi sahte saymıyorum.
İnsan bazen hayata dayanabilmek için de gülümser. Çocukları üzülmesin diye, ailesi kaygılanmasın diye, dostlarının neşesi kaçmasın diye kendi acısını içine gömer.
Benim sözünü ettiğim sahte gülümseme başka…
Karşısındakini kandırmak için kullanılan, niyeti gizleyen, çıkarı örten gülümsemeden söz ediyorum.
Yüzünüze bakarak size değer verdiğini söyleyen ama siz arkanızı döndüğünüz anda başka hesaplar yapanlardan…
Yanınızdayken sizi överken yokluğunuzda değersizleştirenlerden…
İhtiyacı olduğunda sizi hatırlayıp işi bittiğinde varlığınızı unutanlardan…
İnsanı asıl yoran açık düşmanlık değildir. Çünkü düşmanın nerede durduğunu bilirsiniz. Asıl yorgunluk, dost gibi görünenlerin hangi yüzünün gerçek olduğunu anlayamamaktan doğar.
Sevgi Ne Zaman Bu Kadar Kolay Söylenir Oldu?
“Seviyorum” kelimesi belki de hiçbir çağda bu kadar çok kullanılmadı ve hiçbir çağda bu kadar az hissedilmedi.
Oysa sevgi yalnızca söylenen bir söz değildir.
Sevgi; emektir, sadakattir, sorumluluktur. İyi günlerde yan yana görünmek değil, zor zamanlarda aynı yerde kalabilmektir. Karşındakini değiştirmeye çalışmadan anlayabilmek, onun yaralarını kendine üstünlük aracı yapmadan sarabilmektir.
Gerçek sevgi, insanı kullanmaz.
Korkularıyla yönetmez, eksikleriyle aşağılamaz, bağlılığını sınamak için acı çektirmez. Bir gün göklere çıkarıp ertesi gün yok saymaz.
Sevgi, insanın hayatına belirsizlik değil güven; kaygı değil huzur getirir.
Bugün ise sevginin adı var, sorumluluğu yok. İnsanlar birbirlerine kolayca “Seni seviyorum” diyebiliyor ama o sevginin gerektirdiği dürüstlüğü göstermekte zorlanıyor.
Çünkü sevgiyi de tüketilecek bir duyguya dönüştürdük. Heyecanı sevgi sandık, alışkanlığı bağlılık, sahip olmayı değer vermek zannettik.
Oysa gerçek sevgi, karşımızdaki insanı kendimize ait görmek değil; onun varlığına, emeğine, duygularına ve sınırlarına saygı göstermektir.
Dostluklar Da Hesaplara Yenildi
Eskiden dostluk denildiğinde insanın aklına güven gelirdi.
Hiç konuşmadan anlaşabilmek, başın sıkıştığında kapısını çalabilmek, yanında olmadığında bile sana zarar vermeyeceğini bilmek…
Şimdi birçok ilişki görünmez hesaplarla kuruluyor.
“Bana ne kazandırır?”
“Ne işime yarar?”
“Çevresi ne kadar güçlü?”
“Bir gün ona ihtiyacım olur mu?”
İnsanı insan olduğu için değil, sağladığı imkânlar kadar değerli gören bir anlayışla karşı karşıyayız.
Makamınız varsa çevreniz kalabalıklaşıyor. Gücünüz varsa sözleriniz dikkatle dinleniyor. İmkânlarınız tükenince telefonlar susuyor, masalar boşalıyor, o büyük dostluk cümleleri bir anda unutuluyor.
Hayat bana şunu öğretti:
Bir insanın çevresinin kalabalık olması, çok sevildiğini göstermez. Bazen kalabalıkların çoğu insana değil, onun makamına, parasına, gücüne veya sağlayabileceği yarara gelir.
Gerçek dost, insanın elindekilere değil yüreğindekilere yaklaşandır.
Başarılarınızı alkışladığı kadar düştüğünüzde de elinizi tutandır. Herkes sizi yanlış anlarken niyetinizi bilen, sizi savunmasa bile hakkınızı teslim edendir.
Dostluk, yalnızca birlikte gülmek değildir. Birbirinin sessizliğini de anlayabilmektir.
Gerçekler Neden Sessiz?
Çünkü gerçeğin sesi çoğu zaman rahatsız eder.
Gerçek, süslenmiş hayatların perdesini aralar. Sahte sevgilerin içini boşaltır, çıkar ilişkilerini görünür kılar, adaletsizliklerin üzerindeki örtüyü kaldırır.
Bu yüzden gerçeği söyleyenler çoğu zaman yalnız bırakılır.
Yalana ortak olanlar makbul, susanlar uyumlu, sorgulamayanlar güvenilir sayılır. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, toplumsal hayatın görünmez kuralına dönüşür.
Oysa yalan yalnızca bireysel ilişkilerimizi kirletmez. Toplumu da çürütür.
Adaletin olmadığı yerde hukuka güven azalır. Liyakatin olmadığı yerde emek değersizleşir. Gerçeklerin konuşulmadığı yerde yanlışlar normalleşir.
Bir süre sonra insanlar doğruyu savunmak yerine güçlü olanın yanında durmayı öğrenir. Vicdan, çıkar karşısında susar. Haklı olmak yetmez; güçlü görünmek gerekir.
Toplumları çökerten yalnızca büyük kötülükler değildir. Küçük yalanların sıradanlaşması, haksızlıkların kanıksanması ve iyi insanların sessizliğe alışması da bir toplumun ruhunu yavaş yavaş tüketir.
Mutluluğu Sergileme Çağı
Bugün mutluluğu yaşamaktan çok sergiliyoruz.
En güzel sofralar, en neşeli anlar, en romantik cümleler, en kusursuz aile görüntüleri…
Her şey dışarıdan bakıldığında eksiksiz.
Ama fotoğrafın dışında kalan hayatı kimse bilmiyor.
Belki aynı sofrada birbirine tek kelime etmeyen insanlar var. Belki gülümseyerek fotoğraf çektiren birinin içinde büyük bir yalnızlık büyüyor. Belki sevgi dolu cümlelerin hemen arkasında ağır kırgınlıklar saklanıyor.
İnsanlar artık yalnızca mutlu olmak istemiyor; başkalarının kendilerini mutlu sanmasına da ihtiyaç duyuyor.
Çünkü çağımızın görünmez baskısı bize sürekli şunu söylüyor:
“Güçlü görün.”
“Mutlu görün.”
“Başarılı görün.”
“Seviliyor görün.”
Kimse yorulduğunu, korktuğunu, kırıldığını göstermek istemiyor. Çünkü kırılganlık zayıflık, samimiyet ise tehlike gibi görülüyor.
Oysa insan, kusursuz olduğu için değil; eksikleriyle, yaralarıyla, düşüşleriyle ve yeniden ayağa kalkma çabasıyla insandır.
Kendi gerçeğini saklayarak elde ettiğin hayranlık, seni gerçekten değerli kılmaz. Çünkü insanlar sana değil, oluşturduğun görüntüye hayran olur.
İnsanın asıl yalnızlığı da burada başlar: Herkesin tanıdığı ama kimsenin gerçekte bilmediği biri hâline gelmekte…
En Büyük Yalanı Bazen Kendimize Söylüyoruz
Başkalarının yalanlarından şikâyet ederken kendi içimize de bakmalıyız.
Çünkü insan yalnızca başkalarını değil, bazen en çok kendisini kandırır.
“Ben iyiyim” der, iyi olmadığını bildiği hâlde…
“Artık umurumda değil” der, geceleri aynı acıyla uyanırken…
“Beni seviyor” der, gördüğü bütün işaretleri susturarak…
“Bu hayat benim seçimim” der, aslında başkalarının beklentilerine göre yaşarken…
Kendimize söylediğimiz yalanlar bazen bizi kısa süreliğine korur. Gerçekle yüzleşmeyi erteler, acımızı biraz olsun hafifletir. Fakat zamanla o yalanlar birer duvara dönüşür ve bizi kendi hayatımızdan uzaklaştırır.
İnsan, kendi gerçeğine dönmeden huzura ulaşamaz.
Ne istediğini, neye kırıldığını, neyi kaybettiğini ve neden hâlâ aynı yerde beklediğini dürüstçe kendisine sormalıdır.
Çünkü insan başkasının yalanından kaçabilir; ama kendisine söylediği yalanla aynı bedende yaşamak zorundadır.
Yine De İnsana İnanmak İstiyorum
Bütün bunlara rağmen karanlık bir dünyanın kaçınılmaz olduğuna inanmıyorum.
Çünkü hâlâ samimi insanlar var.
Kimse görmeden iyilik yapanlar…
Sözüyle davranışı bir olanlar…
Bir insanı imkânları için değil, kalbi için sevenler…
Haksızlığa uğrama pahasına doğrunun yanında duranlar…
Kırıldığı hâlde kötülüğe benzemeyenler…
Hayatı yaşanır kılan da işte bu insanlardır.
Belki sayıları çok görünmüyor. Çünkü iyilik çoğu zaman sessizdir. Gösteriş yapmaz, alkış aramaz, kendisini sürekli anlatmaz.
Kötülük gürültülü, iyilik ise derindir.
Bu nedenle insanlardan vazgeçmek istemiyorum. Ancak artık sözlerden çok davranışlara, görüntülerden çok niyetlere, kalabalıklardan çok zor günlerde yanımızda kalanlara bakmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bir insanın kim olduğunu öğrenmek istiyorsanız yalnızca size nasıl davrandığına bakmayın. Kendisine ihtiyacı olmayanlara nasıl davrandığını da izleyin.
Çünkü karakter, çıkarın bittiği yerde ortaya çıkar.
Maskeleri Çıkarmanın Zamanı
Belki de hepimizin biraz durmaya ihtiyacı var.
Kendimize şu soruyu sormaya:
Ben gerçekten kimim?
İnsanlara gösterdiğim kişiyle yalnız kaldığımda karşılaştığım kişi aynı mı? Söylediklerimle yaptıklarım birbirini tutuyor mu? Seviyorum dediğim insanlara gerçekten değer veriyor muyum? Yoksa sevgiyi yalnızca yalnızlığımı bastırmak için mi kullanıyorum?
Bu sorular kolay değildir.
Ama samimiyet, önce insanın kendisine yalan söylemekten vazgeçmesiyle başlar.
Her zaman güçlü olmak zorunda değiliz. Her an mutlu görünmek zorunda değiliz. Herkese güzel görünmek, herkes tarafından sevilmek veya bütün kalabalıkların içinde yer almak zorunda da değiliz.
Bazen “Yoruldum” diyebilmek güçtür.
Bazen “Kırıldım” diyebilmek cesarettir.
Bazen “Yanlış yaptım” diyebilmek büyüklüktür.
Ve bazen hayatımızdaki bütün sahte kalabalıklardan uzaklaşıp birkaç gerçek insanla yol yürümek, insanın kendisine verebileceği en büyük değerdir.
Hayat Bir Gösteri Değil
Dünya büyük bir sahne olabilir; fakat hayatımız yalnızca oynadığımız rollerden ibaret olmamalıdır.
Bir gün perde kapanacak.
Sahip olduğumuz makamlar, biriktirdiğimiz alkışlar, sergilediğimiz kusursuz görüntüler ve kendimizi kabul ettirmek için taktığımız bütün maskeler geride kalacak.
O gün geriye şu sorular kalacak:
Gerçekten sevdik mi?
Birinin hayatına iyilikle dokunduk mu?
Bize güvenenlerin güvenini koruduk mu?
Haksızlık karşısında sustuk mu?
Yaşadığımız hayat gerçekten bizim miydi?
Ben artık insanların ne söylediklerinden çok, ne yaptıklarına bakıyorum. Gülümsediğinde gözlerinin de gülüp gülmediğine, sevdiğini söylerken zor günlerde kalıp kalmadığına, dostluktan söz ederken arkamı döndüğümde hakkımı koruyup korumadığına bakıyorum.
Çünkü sözler süslenebilir, fotoğraflar düzenlenebilir, gülücükler tasarlanabilir.
Ama insanın karakteri uzun süre saklanamaz.
Evet, dünya büyük bir sahne…
Herkesin ezberinde bir yalan olabilir. Yüzlerde tasarlanmış gülücükler, dillerde içi boş sevgiler, kalplerde gizlenmiş hesaplar bulunabilir.
Fakat yine de başka bir hayat mümkündür.
Maskesiz, hesapsız, gösterişsiz…
İnsanın olduğu gibi göründüğü, göründüğü gibi yaşamaktan korkmadığı bir hayat…
Bunun için bütün dünyayı değiştirmemiz gerekmiyor. Önce kendi yüzümüzdeki maskeyi çıkarmamız, kendi cümlelerimizdeki yalanı temizlememiz ve sevgiyi yeniden emekle, sadakatle, dürüstlükle buluşturmamız yeterli.
Çünkü hayat, başkalarına sergilediğimiz bir gösteri değil; vicdanımıza karşı verdiğimiz uzun bir sınavdır.
Ve insanın bu dünyadan götüreceği en büyük başarı, herkesin oynadığı bir çağda kendi gerçeğine sadık kalabilmektir.
İlker Taşyürek – Eğitimci / Yazar


