Toplumsal Çürüme ve Popüler Kültürün Körleştirdiği Yaratıcılık
Ebru Cömert
TOPLUMSAL ÇÜRÜME VE POPÜLER KÜLTÜRÜN KÖRLEŞTİRDİĞİ YARATICILIK
İnsan, doğası gereği üretmek, düşünmek, hissetmek ve anlam aramak isteyen bir varlıktır. Her insanın içinde, henüz ortaya çıkmamış bir fikir, bir hayal, bir yetenek ya da dünyaya bırakmak istediği bir iz vardır. Ancak zamanla bu içsel güç, toplumun dayattığı kalıplar, tüketim kültürü ve popüler kültürün sürekli tekrarladığı hazır düşünceler arasında görünmez hâle gelebilir.
Bugün insanlara neyi sevmeleri, neyi izlemeleri, neyi giymeleri, neyi istemeleri ve hatta ne hakkında düşünmeleri gerektiği çoğu zaman fark ettirilmeden öğretiliyor. Sürekli aynı görüntüler, aynı fikirler, aynı davranış biçimleri ve aynı başarı tanımları tekrarlandıkça, insanın kendi iç sesini duyması giderek zorlaşıyor.
Oysa yaratıcılık, hazır olanı tüketmekle değil; insanın kendi içinden geleni fark etmesiyle başlar.
Bazen bir fikir, yalnızca küçük bir merakla doğar. Bazen bir insanın içinde beliren “Ben bunu yapabilirim” düşüncesiyle. Bazen de kimsenin önemsemediği küçük bir hayalin, zamanla büyük bir dönüşümün başlangıcına dönüşmesiyle…
Çünkü her şey, önce insanın içinde bir kıvılcım olarak başlar.
İnsanın içindeki istek, onu harekete geçiren ilk güçtür. Bir şeyi gerçekten istemek, ona inanmak ve içindeki sesi duyabilmek; değişimin ilk adımıdır. Bu başlangıç, yalnızca büyük hedeflerde değil, hayatın en küçük anlarında da kendini gösterir. Bir fikir, bir hayal, bir cesaret anı… Hepsi insanın içindeki o ilk kıvılcımla büyür.
Ve çoğu zaman o kıvılcımı canlı tutan şey, insanın yaptığı işe yüklediği anlamdır. İnsan, gerçekten inandığı ve içinden gelen bir şeyin peşinden gittiğinde yalnızca bir şey üretmez; kendisinden bir parça ortaya koyar.
Fakat günümüz dünyasında insanın kendi içinden geleni bulması her zamankinden daha zor hâle gelmiştir. Çünkü sürekli tüketen, sürekli karşılaştıran ve sürekli daha fazlasını isteyen bir sistem, insanın kendi arzularıyla ona sunulan arzular arasındaki farkı görmesini güçleştirir.
İnsan gerçekten bunu mu istiyor?
Yoksa ona bunu istemesi mi öğretildi?
Bu soruyu sormak bile günümüzde önemli bir farkındalık hâline gelmiştir.
Popüler kültürün en güçlü etkilerinden biri de tam olarak budur: İnsanların düşünme, hissetme ve üretme biçimlerini birbirine benzetmek. Herkes aynı şeyleri izlediğinde, aynı şeyleri konuştuğunda ve aynı şeyleri arzuladığında, farklı düşünmek giderek zorlaşır.
Oysa yaratıcılık, farklı olmayı göze alabilmektir.
Yaratıcılık, kalabalığın içinde kendi sesini duyabilmektir.
Yaratıcılık, henüz kimsenin görmediği bir şeyi görebilmek ve henüz kimsenin inanmadığı bir şeye inanabilmektir.
Bu nedenle toplumların gelişmesi yalnızca teknolojik ilerlemeyle ya da ekonomik büyümeyle ölçülemez. Gerçek gelişim, insanların düşünme özgürlüğünü koruyabilmesiyle mümkündür. Hayal kurabilen, soru sorabilen, hissedebilen ve kendi yolunu arayabilen insanlar olmadan hiçbir toplum gerçek anlamda ilerleyemez.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, insanın kendi içindeki yaratıcı gücü yeniden hatırlamasıdır. Başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşamak yerine, kendi sorularını sormasıdır.
Çünkü insanın içindeki o küçük kıvılcım, bazen yalnızca bir hayatı değil; bir çevreyi, bir toplumu, hatta bir dönemi değiştirebilir.
Belki de asıl mesele, insanların yaratıcı olmaktan vazgeçmesi değildir.
Belki asıl mesele, kendi içlerinde hâlâ var olan o gücü unutmuş olmalarıdır.
Ve belki değişim, büyük kalabalıkların içinde değil; bir insanın kendi içine dönüp şu soruyu sormasıyla başlar:
“Ben gerçekten ne istiyorum?”
Çünkü insan kendi sesini yeniden duyduğunda, yalnızca kendisini değil, dünyaya bakışını da değiştirmeye başlar.
Her şey bir düşünceyle başlayabilir.
Bir inançla.
Bir istekle.
Bir kıvılcımla.
Ve bazen o küçük kıvılcım, karanlıkta yolunu arayan milyonlarca insana ışık olabilecek kadar büyüyebilir.

