“Ayselce Bir Yolculuğun Kalbi”
İnsanın hayatında bazı dönemler vardır…
Bir şey olur, bir kapı kapanır, bir söz duyulur, bir acı kabarır ya da bir ışık içeri sızar…
Ve tam o anda anlarsın:
“Ben artık eski ben değilim.”
Aysel tam da bu yerden geçti.
Kırıldığı yerlerden ışık sızdırmayı öğrenerek,
acının içinden şefkat büyüterek,
yıkıldığını sandığında bile kendi özündeki güce yaslanarak…
O hep güzeli aradı.
Ama dışarıda değil — içeride.
Çünkü bir gün anladı ki insanın en büyük varlığı, kendi içindeki o incecik ama dipdiri sesmiş.
İşte o sesi bulduğu günden beri yürüdüğü yol artık bir “hayat yolu” değil,
bir hakikat yolculuğu.
Onu tanıyan herkes bilir:
Aysel’in kalbi duyunca yumuşar, görünce şükreder,
acıyı da sahiplenir, güzelliği de över,
ama hiçbirini elinde tutmak için sıkmaz.
Çünkü o artık akmayı öğrendi.
“Olabilir, neden olmasın?”ın
“Her şey mümkün”ün
“Teslim oldum Ya Rab”in insanı oldu.
Kendini iyileştirirken yol gösterdi,
yol gösterirken öğrendi,
öğrendikçe sadeleşti.
Şimdi bildiği bir şey varsa o da şudur:
İnsan, insanla iyileşir.
Ama önce insan kendine dokunmalıdır.
Bu yüzden Aysel’in her cümlesi bir dua gibi akar:
Umut olsun…
İlham olsun…
Birinin içine “Ben de yapabilirim” kıvılcımı düşsün diye…
Ve belki de onun en büyük hediyesi bu:
Kimseye “Ben oldum” demeden,
her gün yeniden doğar gibi,
aynı tevazu ve aynı merakla sorar:
“Bugün benden nasıl bir güzellik akar?”
Çünkü o bilir…
Hayatta en çok iz bırakanlar, sesi yüksek olanlar değil,
kalbiyle yürüyenlerdir.


Köşe Yazıları
Köşe Yazıları
Köşe Yazıları
Yorumlar
Bu yazıya ilk yorumu siz yapın.