ilker Taşyürek
ANADOLU’DAN BİR KARINCA HİKÂYESİ
Çocukluğumuzda bize hep aynı hikâye anlatıldı…
Karınca ile ağustos böceği…
La Fontaine’in masallarında karınca; çalışan, biriktiren, geleceği düşünen taraftı.
Ağustos böceği ise günü yaşayan, şarkı söyleyen, dans eden, anın tadını çıkaran…
Ve hikâyenin sonunda kış gelir…
Ağustos böceği aç kalır.
Karıncanın kapısını çalar.
Karınca ise ona şu sert cevabı verir:
“Yaz boyunca çalışsaydın…
Şimdi de git dans et.”
Çocukken bize bu hikâyeden ders çıkarmamız öğretildi.
Çalışmanın önemli olduğu…
Biriktirmenin gerekli olduğu…
Hayatın zorluklarına karşı hazırlıklı olmanın şart olduğu anlatıldı.
Ve dürüst olmak gerekirse…
Bugün hâlâ düşünüyorum;
o anlatılanların büyük kısmı doğruydu.
Çünkü bizim yaşadığımız Anadolu coğrafyasında insan yarınından korkarak büyüyor.
Bir evin olsun istiyorsun çünkü o senin güvencen…
Bir miktar birikimin olsun istiyorsun çünkü hayatın ne zaman nasıl değişeceğini bilmiyorsun…
Çocukların için çalışıyorsun…
Ailen için mücadele ediyorsun…
İnsanlara yük olmadan yaşayabilmek için didiniyorsun…
Bizim kültürümüzde çalışmak sadece para kazanmak değildir.
Çalışmak aynı zamanda namuslu yaşama çabasıdır.
Sorumluluktur.
Emektir.
Alın teridir.
Ben de hayatım boyunca hep çalışan tarafta oldum.
Öğrencilik yıllarım boyunca bugünün sistemiyle hep yüz alarak sınıflarımı geçtim.
Okul birincisi oldum.
Yatılı öğretmen okulunda disiplinli bir hayat yaşadım.
Hayata karşı hep hazırlıklı olmaya çalıştım.
Çünkü bize öğretilen buydu.
Çalışırsan kazanırsın…
Emek verirsen karşılığını alırsın…
Ama yıllar geçtikçe hayat bana başka gerçekler de öğretti.
Lise ikinci sınıfta Erdemli Lisesi’ne geldiğimde ilk kez şunu fark ettim:
Hayat sadece çalışmaktan ibaret değildi.
İnsan bazen arkadaşlarıyla denize de gitmeliydi…
Bir kafede oturup çay içebilmeliydi…
Dağlara çıkıp Toroslar’ın o mis gibi kokusunu içine çekebilmeliydi…
Rüzgârı hissetmeliydi…
Yağmurun altında sırılsıklam olmayı yaşayabilmeliydi…
Çünkü yaşamak sadece nefes almak değildir.
Yaşamak;
hayatı hissedebilmektir.
Bir gün batımında iç huzuru bulabilmektir…
Bir dost kahkahasında bütün yorgunluğunu unutabilmektir…
Evladının gözlerine bakarken zamanın durduğunu hissedebilmektir…
İşte o zaman düşünmeye başladım:
İnsan çalışmak için mi yaşar…
Yoksa yaşayabilmek için mi çalışır?
Ve yıllar sonra hayat bana karınca hikâyesinin hiç anlatılmayan tarafını gösterdi.
Düşünün…
Karınca yıllarca çalışmış…
Biriktirmiş…
Mücadele etmiş…
Çocukları için, ailesi için, geleceği için ömrünü vermiş…
Ama bir gün ormanda büyük bir yangın çıkmış.
Yangını o çıkarmamış…
Ama ateş büyüdüğünde karınca da yanacak.
İşte o an insan şunu anlıyor:
Hayatta bazen sadece çalışmak yetmiyor.
Çünkü seller var…
Yangınlar var…
Depremler var…
Hastalıklar var…
İhanetler var…
Bir gecede bütün düzeninizi altüst edebilecek hayat gerçekleri var…
Karınca o anda neyi kurtarmaya çalışır?
Parasını mı?
Biriktirdiklerini mi?
Yiyeceklerini mi?
Hayır…
İlk refleksi çocuklarını kurtarmak olur.
Belki kendisi yanmayı göze alır ama onların kaçmasını sağlar.
Belki ertesi gün elinde hiçbir şey kalmaz.
Bir zamanlar emek verdiği o güzel orman artık kapkaradır.
Ağaçlar yanmıştır…
Canlılar ölmüştür…
Hayaller küle dönmüştür…
Karınca gider…
Yanmış ağaçların arasında bir taşın üstüne oturur.
Ve hayatını düşünmeye başlar…
“Evet…” der kendi kendine…
“Çalışmak doğruydu…
Emek vermek güzeldi…
İnsanlara faydalı olmaya çalıştım…
Çocuklarım için mücadele ettim…
Niyetim temizdi…”
Ve sonra içinden sessizce şu cümle geçer:
“Ama keşke çalışırken yaşamayı da unutmasaydım…”
Çünkü hayat insana bir gün çok acı bir gerçeği öğretiyor:
Bir gün her şeyi kaybedebilirsiniz…
Ama yaşayamadığınız anları geri getiremezsiniz.
Belki de mesele karınca ya da ağustos böceği olmak değildir.
Belki mesele;
karınca kadar sorumluluk sahibi olurken,
ağustos böceği kadar da hayatın ruhunu hissedebilmektir.
Çünkü insan sadece geleceği kurtararak mutlu olamaz.
Bazen bir dost sohbeti…
Bazen deniz kokusu…
Bazen bir çocuğun omzunuza başını koyması…
Bazen annenizin sesini duyabilmek…
Bazen sevdiğiniz insanla içilen sade bir kahve…
Hayatın gerçek serveti bunlardır.
Ben hâlâ çalışıyorum.
Ve çalışmaya da devam edeceğim.
Ama artık şunu çok iyi biliyorum:
Hayatı sadece yarınlara hazırlanarak geçirirseniz…
Bir gün dönüp baktığınızda yaşamayı kaçırmış olabilirsiniz.
Çünkü insan bu dünyadan;
arabalarını, evlerini, makamlarını götürmüyor…
Geriye sadece bıraktığı iz kalıyor.
Biriktirdiği dostluklar…
Dokunduğu hayatlar…
İnsan olabilme duygusu…
Ve belki de gerçek zenginlik budur.
ilker Taşyürek / Eğitimci/Yazar













