Çocukların Kahkahası, Büyüklerin Hesabı

Çocukların Kahkahası, Büyüklerin Hesabı
Bazı günler, insanın yıllardır bildiğini sandığı şeyleri yeniden düşünmesine neden olur. Bir konuşma, bir kitap ya da uzun bir tartışma değil; bazen pamuk şeker sırasında bekleyen bir çocuğun küçücük davranışı, hayatın bütün büyük sorularını önünüze koyar.
3 Ekim Cumartesi günü, Vatan Akademi Koleji’nin bahçesinde düzenlediğimiz ücretsiz çocuk şenliğinde ben tam da bunu yaşadım. Çocuklar eğlensin, aileleriyle güzel bir gün geçirsin diye hazırlanmıştık. Günün sonunda ise onların mutluluğuna ortak olmanın yanında, kendime ve yıllardır içinde bulunduğum eğitim dünyasına yönelteceğim sorularla baş başa kaldım.
Bahçede çocukların kahkahaları birbirine karışırken düşündüm: Biz büyürken ne öğreniyoruz da birbirimizden bu kadar uzaklaşıyoruz?
Bir Kahkaha İçin Verilen Emek
Bir hafta boyunca ekip arkadaşlarımla yoğun biçimde çalıştık. Palyaçolar, Pamuk Prenses, şişme oyun alanları, yarışmalar, eğlenceler, DJ performansı, pamuk şekerler, patlamış mısırlar ve içecekler… Çocukların yüzünü güldürebilmek için elimizden geleni yapmak istiyorduk.
Bütün hazırlıkların arkasında aynı düşünce vardı: O gün okulumuza gelen her çocuk ve her aile bizim misafirimizdi. Bir aksaklık yaşanmasın, çocuklar beklerken sıkılmasın, aileler kendilerini rahat hissetsin istiyorduk. Belki yıllar sonra ayrıntıları unutacaklardı ama o gün kendilerini mutlu ve değerli hissettiklerini hatırlayacaklardı.
Etkinlik öncesinde gözümüz sık sık gökyüzüne çevriliyordu. Havanın her an yağmura dönebilecek olması, katılımın az olacağı endişesini yaratmıştı. Günlerce verdiğimiz emeğin ardından, çocuk sesleriyle dolmasını beklediğimiz bahçenin sessiz kalma ihtimali hepimizi düşündürüyordu.
Sonra çocuklar ve aileleri gelmeye başladı. Ardından başka çocuklar, başka aileler… Bahçe hareketlendikçe içimizdeki kaygının yerini sevinç aldı. Hazırlık telaşında yorulduğumuz her an, bir çocuğun gülüşünde karşılığını buluyordu.
Bir eğitimcinin emeğinin karşılığını hissettiği böyle anlar vardır. O karşılık bir belgeye yazılmaz, bir tabloya sığmaz. Çocuğun yüzüne bakarsınız ve neden bu kadar uğraştığınızı yeniden hatırlarsınız.
Bahçede Konuşulan Ortak Dil
Şenlikte beni en çok etkileyen, farklı kökenlerden ve ülkelerden gelen çocukların birbirleriyle kurduğu ilişkiydi. Rus, Ukraynalı, Kazak, Tatar, Azerbaycanlı ve Türk çocuklar aynı bahçede buluşmuştu. Ailelerinin taşıdığı farklı hayat hikâyeleri, çocukların oyununa engel olmuyordu.
Zıplıyor, dans ediyor, sevinç çığlıkları atıyorlardı. Birinin kahkahası diğerini çağırıyor; birinin heyecanı, yanında duran çocuğa bulaşıyordu. Konuştukları dilleri her zaman anlamasalar da birlikte eğlenmenin yolunu buluyorlardı.
O bahçede bana öyle geldi ki ortak bir dil vardı: sevgi.
Çocukların birbirine yaklaşırken bizim kadar uzun açıklamalara ihtiyacı yoktu. Birlikte oynamak için önce birbirlerinin ailesini, gelirini, ülkesini ya da inancını öğrenmeleri gerekmiyordu. Yanlarında eğlenebilecekleri başka bir çocuk bulunması yeterliydi.
Biz yetişkinler bazen bir insanın kim olduğunu anlamaya çalışırken, onun insan olduğunu gözden kaçırıyoruz. Çocuklar ise o gün, bütün sıfatlardan önce birbirlerini görebiliyorlardı. Ben de onları izlerken, büyüklerin dünyasında neden bu kadar çok ön koşul bulunduğunu düşündüm.
Pamuk Şeker Sırasındaki İnsanlık
Pamuk şeker ve patlamış mısır almak için sıraya giren çocuklara baktım. Birbirlerini itmeden, önlerine geçmeye çalışmadan bekliyorlardı. Bazen bir abla ya da ağabey, kendisinden daha küçük bir çocuğa sırasını veriyordu.
Bu davranışın sadeliği beni çok etkiledi. Kimse uzun bir konuşma yapmıyor, iyiliğini ilan etmiyor, alkış beklemiyordu. Küçük bir çocuk vardı ve ona yer açılıyordu.
Sırasını vermek, kendi isteğinden vazgeçmek anlamına gelmiyordu. O çocuk da pamuk şekerini alacaktı. Yalnızca kendisi beklerken daha küçük olanın beklemekte zorlanabileceğini fark ediyordu. Kendi arzusunun yanına bir başkasının ihtiyacını koyabiliyordu.
İnsanlık biraz da bu değil mi? Kendini bütünüyle silmeden, başkasını da görerek yaşayabilmek… Kendi sevincini korurken bir başkasının sevincine yer açabilmek…
Yıllardır eğitim üzerine konuşuyoruz. Değerler, dayanışma, saygı, paylaşma diyoruz. O gün çocuklar, bütün bu sözcükleri küçük davranışlarla görünür hâle getiriyordu. Pamuk şeker sırası, bana bazı uzun konuşmalardan daha çok şey anlattı.
Sonradan Öğrettiğimiz Uzaklıklar
Çocuklara bakarken içimden “melek gibi” diye geçirdim. Bu sözle çocukların hiç öfkelenmediğini, kıskanmadığını ya da hata yapmadığını söylemiyorum. Çocukluk da bütün insanlık hâllerini taşır. Fakat o bahçede gördüğüm açıklığı, yakınlığı ve sevinci anlatmak için başka bir söz bulamadım.
Her çocuk aynı koşullarda dünyaya gelmiyor. Daha doğarken bazıları güvenli bir yuvaya, bazıları yoksulluğa, bazıları savaşın gölgesine doğuyor. Hayatın sunduğu imkânlar eşit olmayabiliyor; ancak insan olarak taşıdıkları değer, hiçbirinin diğerinden az değil.
Bir çocuğun ülkesi, ana dili, ailesinin inancı ya da ekonomik durumu, onun daha az sevilmesini veya daha az korunmasını haklı çıkaramaz. Buna rağmen büyüklerin kurduğu dünya, çocuklara çok erken yaşta kimlerin “bizden”, kimlerin “öteki” olduğunu öğretmeye başlıyor.
Henüz birlikte oyun oynayabilen çocuklara, zamanla kimlerle arkadaş olmamaları gerektiğini anlatıyoruz. Bazı insanlara tepeden bakmayı, bazı insanlardan sebepsizce korkmayı öğretiyoruz. Bazen açıkça söylediğimiz bir sözle, bazen sofrada yaptığımız bir yorumla, bazen de küçümseyen bir bakışımızla…
Sonra birbirine uzak yetişkinlerle karşılaştığımızda şaşırıyoruz. Oysa aradaki mesafenin ilk taşlarını, çoğu zaman kendi ellerimizle döşemiş oluyoruz.
Büyüklerin Hesabı
Hayatın hesabı elbette var. Bir aileyi geçindirmek, bir kurumu ayakta tutmak, çalışanların emeğini karşılamak, gelecek için güvence oluşturmak gerekiyor. Bir okulun sorumluluğunu taşıyan insan olarak bunların ağırlığını biliyorum. Geçim kaygısını görmezden gelerek güzel sözler söylemek kolaydır.
Fakat hesap yapmakla insanı hesaba indirgemek arasında büyük bir fark var. Bir bütçede gelirle gideri dengelemeye çalışabilirsiniz. Bir ilişkide ise karşınızdaki insanı yalnızca size sağlayacağı yarar üzerinden değerlendirmeye başladığınızda başka bir yere geçmiş olursunuz.
“Bundan bana ne çıkar?” sorusu, bütün ilişkilerin başlangıcı hâline geldiğinde dostluk da dayanışma da içini kaybediyor. İnsanlar birbirlerinin yorgunluğunu, ihtiyacını ve emeğini göremiyor. Görseler bile kendi çıkarlarının gerisinde bırakabiliyor.
En ağır olanı da bu anlayışın hayat bilgisi gibi sunulması. Dürüst olana “saf”, hakkını çalmayana “beceriksiz”, verdiği sözü tutana “bu dünyayı tanımıyor” denebiliyor. Haksız kazanç sağlayan ise bazen akıllı, işini bilen ve başarılı sayılıyor.
Böyle bir ortamda çocuk hangi davranışın değerli olduğunu nereden anlayacak? Ona dürüstlüğü anlatırken dürüst insanı küçümsüyorsak, kulağına söylediğimizle gözünün önünde yaptığımız birbirini yalanlamaz mı?
Eğitimci Olarak Kendime Sorduğum Soru
Uzun yıllar öğretmenlik yaptım. Çocukların öğrenmesine, gelişmesine ve kendi yollarını bulmasına eşlik ettim. Bugün bir okulun bahçesinde onları izlerken, mesleğime duyduğum sevgi kadar mesleğimin sorumluluğunu da yeniden hissediyorum.
Kendime soruyorum: Verdiğimiz eğitim, çocukları daha iyi insanlar olmaya gerçekten hazırlıyor mu? Yoksa bilgi ve becerilerini artırırken, o bilgiyi hangi amaçla kullanacakları sorusunu yeterince önemsemiyor muyuz?
Bir insanın çok şey bilmesi, bildiklerini adalet için kullanacağı anlamına gelmiyor. Yüksek bir makam, güçlü bir meslek ya da iyi bir diploma, vicdanın güvencesi olmuyor. Bilgi, başkasının hakkını korumak için de kullanılabiliyor; o hakkı daha ustaca çiğnemek için de.
Bu nedenle eğitimde başarıyı yalnız sınav sonuçlarıyla ölçtüğümüzde, insanın önemli bir bölümünü değerlendirme dışında bırakıyoruz. Bir çocuğun doğru cevabı bulmasına seviniyoruz. Peki, çıkarıyla doğrusu karşı karşıya geldiğinde nasıl davranacağını ne kadar konuşuyoruz?
Eğitimin bütün toplumsal sorunları tek başına çözmesini bekleyemeyiz. Aile, ekonomik koşullar, kurumlar ve adalet duygusu da insanın gelişimini etkiler. Ama bu durum, biz eğitimcilerin kendimize soru sormaktan vazgeçmesini haklı çıkarmaz.
Çocuğa adaleti anlatıyorsak okulda adil davranmalıyız. Saygıyı öğretiyorsak onun sözünü de dinlemeliyiz. Paylaşmayı önemsiyorsak güçsüz olanı dışarıda bırakmamalıyız. Çocuk, anlattığımız değerlerin yaşanabilir olduğunu önce bizim yanımızda görmeli.
Evde Başlayan, Dünyaya Yayılan Çelişki
Çocuklara barışı anlatıp evimizde sürekli düşmanlık dili konuşabiliriz. Çevreyi korumalarını isteyip kendi rahatımız için doğayı gözden çıkarabiliriz. Başkasının hakkına saygı duymalarını öğütleyip bir fırsat bulduğumuzda sıranın önüne geçebiliriz.
Biz bu davranışlarımıza gerekçeler buluruz. Acelemiz vardır, şartlar zordur, herkes öyle yapıyordur. Çocuk ise gerekçelerimizin altında başka bir ders öğrenebilir: Kurallar, işimize geldiği sürece geçerlidir.
Beni düşündüren tam da bu. Küçük haksızlıkları olağanlaştırdığımızda, büyük haksızlıklara karşı duyarlılığımız da aşınıyor. Evde mazur gördüğümüz çıkarcılık, iş hayatında, siyasette ve toplumsal ilişkilerde karşımıza çıktığında tanıdık bir davranış hâline geliyor.
Dünyanın bütün kötülüklerini tek bir nedene bağlayamayız. Savaşların, sömürünün, yoksulluğun ve çevre yıkımının pek çok nedeni var. Yine de bunları mümkün kılan kararlarda, bazı insanların hayatını ve hakkını daha az değerli görme anlayışıyla karşılaşıyoruz.
Pamuk şeker sırasındaki çocuk bir başkasına yer açabiliyorken, büyüklerin dünyasında insanlar neden birbirine yaşayacak yer bırakmıyor? Kendi payını büyütmek için başkasının hayatını küçülten bir anlayışın hangi başarısını kutlayabiliriz?
Çocukların Yanında Nasıl Bir İnsan Olacağız?
O gün bahçemizde yaşananları düşünürken yalnızca güzel bir etkinlik yapmış olmanın mutluluğunu duymuyorum. Ekip arkadaşlarımla verdiğimiz emeğin, çocukların hayatında iyi bir hatıraya dönüşmesini diliyorum. Kendilerini misafir değil, o sevincin doğal bir parçası olarak hissetmiş olmalarını istiyorum.
Çünkü çocuklukta biriken hatıralar arasında yalnız oyunlar ve hediyeler bulunmaz. Birinin kendisine nasıl baktığı, beklerken nasıl davrandığı, hata yaptığında nasıl konuştuğu da kalır. Çocuk, insan ilişkilerine dair ilk ölçülerini böyle deneyimlerin içinden oluşturur.
Şenlikte farklı diller konuşan çocukların kahkahalarının birbirine karışması, bana birlikte yaşamanın mümkün olduğunu bir kez daha hissettirdi. Birbirimize benzediğimiz için değil, birbirimizin varlığına yer açabildiğimiz için aynı sevinci paylaşabiliyorduk.
Sanırım etik sorumluluğumuz da burada başlıyor: Kendi hayatımızı kurarken, başka bir insanın hayatını araç olarak görmemek. Onun hakkını, yalnız bize yakın olduğu zaman değil, bize hiçbir yararı olmayacağı zaman da koruyabilmek. İyiliği kazançlı olduğu için değil, karşımızdakinin insanlığı bunu gerektirdiği için seçebilmek.
Çocukları yetiştirirken kendimizi de bu ölçüyle değerlendirmeliyiz. Onların yarın nasıl insanlar olacağını konuşmadan önce, bugün yanlarında nasıl insanlar olduğumuza bakmalıyız. Çünkü verdiğimiz en kalıcı ders, söylediğimiz sözlerden çok, yaşarken yaptığımız seçimlerde saklı.
Ben o gün okulun bahçesinde çocukların yüzünü güldürmek için çalıştım. Onlar da bana, insanın başkasına yer açarken kendi mutluluğundan bir şey kaybetmediğini hatırlattı.
Şimdi o kahkahaların ardından kendime şu soruyu bırakıyorum: Çocukların içindeki sevgiyi büyütecek bir hayat mı kuruyoruz, yoksa onları kurduğumuz hayatın acımasızlığına mı alıştırıyoruz?
Çocuklara büyüyünce ne olacaklarını soruyoruz; asıl hesabı, biz büyüyünce ne olduğumuz için vermeliyiz.
İlker Taşyürek – Eğitimci / Yazar








