Yiyin Efendiler Yiyin; Aksırıncaya, Tıksırıncaya Kadar Yiyin!

Yiyin Efendiler Yiyin; Aksırıncaya, Tıksırıncaya Kadar Yiyin!
Bir ülke düşünün…
Yolsuzluk konuşuluyor ama konuşmanın yönünü yapılan işten çok, yapanın kimliği belirliyor. Rüşvet eleştiriliyor ama sıra kendi çevremize geldiğinde sesler kısılıyor. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorgulamak yerine, o kaynaklardan kimlerin pay aldığına bakılıyor.
Sonra tanıdık cümleler duyuluyor:
“Bal tutan parmağını yalar.”
“Yiyor ama çalışıyor.”
“Ötekiler gelirse onlar da yiyecek.”
Bu sözleri duyduğumda, yalnızca bir usulsüzlüğün savunulduğunu düşünmüyorum. Bir toplumun kendi hakkından nasıl vazgeçtiğini de görüyorum.
Çünkü yağma düzeni, yalnızca kamu malına el uzatanlarla kurulmaz. O eli görmezden gelenlerle, ona gerekçe bulanlarla, kendisine de bir pay düşeceğini umarak susanlarla ayakta kalır.
Yanlışa Gerekçe Bulmak
“Benim memurum işini bilir” sözü etrafında yıllardır tartışılan anlayış, bugün daha geniş bir soruna işaret ediyor: İşini hakkıyla yapmakla, kendine çıkar sağlayacak bir yol bulmak arasındaki çizginin bulanıklaşması.
Kuralları aşana “becerikli”, tanıdık üzerinden işini halledene “uyanık”, kamu gücüyle servet edinene “işini bilen” denildiğinde, dürüst insanın emeği değersizleşiyor.
Sırasını bekleyen saf sayılıyor. Hakkından fazlasını istemeyen, fırsatı değerlendirememiş kabul ediliyor. Başkasının hakkına uzanmayan kişiye, hayatı anlamamış gibi bakılıyor.
Beni asıl kaygılandıran budur.
Yanlışın yapıldığı bir toplumda hukuk devreye girebilir. Fakat yanlışın meziyet sayıldığı bir toplumda, önce o yanlışı savunan düşünceyle yüzleşmek gerekir.
Çünkü insanlar yaptıklarından utanmamaya başladığında, bir süre sonra dürüst kalanlar kendilerini açıklamak zorunda kalır.
“Yiyor Ama Çalışıyor” Diyerek Kimin Hakkından Vazgeçiyoruz?
Bir yönetici yol yapabilir, park açabilir, okul yaptırabilir, halka hizmet sunabilir. Bunlar, üstlendiği görevin gereğidir.
O hizmetleri halkın parasıyla gerçekleştirmiş olması, aynı paradan kendisine haksız pay ayırmasını kabul edilebilir hâle getirmez.
“Yiyor ama çalışıyor” dediğimizde, yöneticiye ait olmayan bir hakkı ona bağışlıyoruz. Üstelik bağışladığımız şey yalnızca kendi payımız değildir; çocuğun, emeklinin, işçinin, çiftçinin, henüz doğmamış kuşakların hakkıdır.
Bir okulun ihtiyacından eksilen para, bir çocuğun imkânından eksilir. Kamu kaynağından haksız yere alınan pay, yurttaşın cebinden ve geleceğinden alınır.
Bunun karşılığında birkaç hizmet gösterilmesi, kaybı ortadan kaldırmaz.
Ben hizmet de istiyorum, dürüstlük de. Birini almak için diğerinden vazgeçmek zorunda bırakılmayı kabul etmiyorum.
“Benim Hırsızım” Dediğimiz Gün
Bir yolsuzluk iddiası ortaya çıktığında ilk sorumuz “Hangi partiden?” oluyorsa, daha gerçeği öğrenmeden tarafımızı seçmişiz demektir.
Karşı taraftaysa hesap soruyoruz. Kendi tarafımızdaysa açıklama arıyoruz. Birinde öfkelendiğimiz davranışa, diğerinde mazeret üretiyoruz.
“Onların yaptıklarının yanında bu ne ki?”
“Bu kadar hizmet etmiş insana haksızlık etmeyin.”
“Şimdi bunu konuşmanın zamanı mı?”
Peki, ne zaman konuşacağız?
Bizim desteklediğimiz insanlar görevdeyken susacaksak, dürüstlük talebimizin ne değeri kalacak?
Elbette her iddia kanıtlanmış suç değildir. Kimse delil olmadan suçlu ilan edilmemeli; her iddia bağımsız ve tarafsız biçimde araştırılmalıdır. Fakat bir kişinin bizim siyasi çevremizde bulunması da araştırılmamasının gerekçesi olamaz.
Merkezi iktidarda, belediyede, kamu kurumunda ölçü aynı olmalıdır. Kimin yaptığına göre değişen bir ahlak, toplumu koruyamaz.
“Benim hırsızım” dediğimiz anda, aslında kendi hakkımızın çalınmasına taraf oluyoruz.
Yağmadan Pay Bekleyen Toplum
Yağma anlayışının en tehlikeli yanı, insanı kendi emeğinden uzaklaştırmasıdır.
Bir yurttaş, geleceğini çalışarak ve üreterek kurabileceğine inanmak ister. Fakat yükselmenin yolunun yakınlık kurmaktan, doğru çevreye girmekten, bir makam sahibine ulaşmaktan geçtiğini düşündüğünde, emeğe duyduğu güven aşınır.
İş bulmak için tanıdık aranır. Hak edilen işi alabilmek için aracı bulunur. Bir kamu hizmetine ulaşmak bile kişisel bir iyilik gibi sunulur.
Böylece yurttaş hakkını isteyen insan olmaktan çıkar, kendisine kapı açılmasını bekleyen insana dönüşür.
Siyaset de bu beklenti üzerinden işlediğinde, kamu kaynağı ortak ihtiyaçları karşılayan bir araç olmaktan uzaklaşır. Sadakat kurmanın, çevre oluşturmanın, destek toplamanın imkânına dönüşür.
Ortaya bir ganimet mantığı çıkar:
“Biz kazandık, şimdi sıra bizde.”
Oysa seçim kazanmak, devletin veya belediyenin sahibi olmak değildir. Halkın ortak kaynaklarını belirli bir süre yönetme sorumluluğunu üstlenmektir.
Sandık, kimseye yağma ruhsatı vermez.
Doğruları Biliyoruz; Peki Ya Uyguluyor Muyuz?
Bugün farklı siyasi görüşlerden insanlar adaleti, demokrasiyi, kadın haklarını, emeği ve insan onurunu savunduklarını söylüyor. Buna rağmen aynı değerlerin günlük hayattaki karşılığı çoğu zaman eksik kalıyor.
Bir insanın okuduğu kitaplardan doğruyu öğrenmesi kıymetlidir. Ancak öğrendiği şey, davranışına dönüştüğü ölçüde anlam kazanır.
Adaleti savunup yakınına ayrıcalık isteyen, emeği savunup hak edenin önüne tanıdığını geçiren, demokrasiyi savunup eleştiriye tahammül edemeyen biri, kendi sözünün içini boşaltır.
Sorunumuzun bir bölümü de burada yatıyor: Doğruyu söylemek kolay, doğruya kendi çıkarımızdan vazgeçerek uymak zor.
Oysa toplumsal ahlak tam da burada sınanır. Başkasının yanlışına karşı çıkarken gösterdiğimiz cesareti, kendi çevremizin yanlışı karşısında da gösterebiliyor muyuz?
Kendimize sormamız gereken soru budur.
Birbirimizle Uğraşırken Ortak Hakkımızı Kaybediyoruz
Sağcı, solcu; Türk, Kürt, Laz, Arap, Çerkes; Alevi, Sünni…
Kimliklerimiz, inançlarımız ve siyasi düşüncelerimiz farklı olabilir. Bu farklılıklar, eşit haklarla birlikte yaşamamıza engel değildir.
Fakat birbirimizin kimliği üzerinden sürekli kavga ederken ortak kaynaklarımızın nasıl kullanıldığını gözden kaçırıyoruz.
Komşumuzun kökenini sorguluyor, bütçenin nereye gittiğini sormuyoruz. Birbirimizin inancını tartışıyor, kamu işlerinin neden belirli çevrelerde toplandığını yeterince sorgulamıyoruz.
Oysa işçinin ücretinden eksilenin, emeklinin sofrasında azalanın, çocuğun eğitiminden çalınanın kimliği yoktur.
Yolsuzluk, farklı kesimlerin ortak geleceğini aşındırır. Bu nedenle ona karşı çıkmak için aynı partiye oy vermemiz gerekmez. Aynı ülkenin yurttaşları olduğumuzu hatırlamamız yeterlidir.
Yağma Ekonomisinden Üretim Ekonomisine
Bir ülke, kaynaklarını paylaşılacak ganimet gibi görerek refaha ulaşamaz.
Kalıcı refah için üretmek gerekir. Tarımda, sanayide, teknolojide, bilimde ve hizmetlerde daha fazla değer yaratmak; yaratılan değeri de adil biçimde paylaşmak gerekir.
Ancak üretim çağrısı tek başına yetmez. Emek veren insanın hakkını koruyan bir adalet düzeni ve insanın yeteneğini geliştiren nitelikli bir eğitim gerekir.
Hak ettiğine ulaşmak için siyasi bağlantı arayan gençten nasıl umutla çalışmasını bekleyebiliriz? Kurallara uyan işletmenin, ayrıcalıklı rakibi karşısında geride kaldığı bir düzende üretimi nasıl güçlendirebiliriz?
Benim Atatürkçü çizgide gördüğüm yol açıktır: Bilimsel eğitim, güven veren adalet, liyakatli yönetim ve üretime yönelen bir ekonomi.
Kamu parasını harcayan hesap vermeli. Göreve gelen, yakınını değil yeterli olanı seçmeli. Denetim, siyasi aidiyete göre işlememeli. Halk, kendi parasının nereye gittiğini görebilmeli.
Böyle bir düzende yurttaş, yağmadan pay beklemek yerine emeğinin karşılığına güvenebilir.
Bu Sofra Kimin?
Ben artık “Bizimkiler de yapıyor ama…” diye başlayan cümlelerin arkasına sığınmak istemiyorum.
Yolsuzluğun partisine, rüşvetin gerekçesine, kayırmacılığın bahanesine bakmadan aynı soruyu sormak istiyorum:
Bu işte halkın hakkı korunmuş mu?
Çünkü kamu malından çalınan yalnızca para değildir. Dürüst insana verilen mesaj da ağırdır: “Sen çalış, başkası alsın. Sen kurala uy, başkası aşsın. Sen bekle, başkası öne geçsin.”
Bir toplum bu mesajla yaşayamaz. Yaşarsa emeğe inancını, adalete güvenini ve ortak geleceğe bağlılığını kaybeder.
Bu yüzden önce kendi içimizdeki mazeretleri susturmalıyız. Desteklediğimiz yönetimden hesap sorabilmeli, yakınımızın ayrıcalığına itiraz edebilmeli, bize düşen küçük bir pay uğruna büyük bir haksızlığı savunmamalıyız.
Çocuklarımıza bırakacağımız ülke, birilerinin doymaz iştahına teslim edilemez.
Yeter efendiler! Bu sofra sizin değil, milletindir.
Yediğiniz her lokmada bir çocuğun geleceği varsa, o sofrada susmak da yağmaya ortak olmaktır.
İlker Taşyürek – Eğitimci / Yazar








