Doğayı hep çok sevdim ben…
Ağaçların sessizliğini, çiçeklerin sabrını, kuşların özgürlüğünü, dağların vakur duruşunu…
Belgesellerde hayvanların yaşam mücadelesini izlerken çoğu zaman insan hayatının da aslında doğanın bir parçası olduğunu düşündüm.
Çünkü doğa, insanın ilk öğretmenidir.
Bir tohum düşünün…
Eğer kaliteli bir toprağa düşerse, güneşi doğru görürse, suyu zamanında alırsa güçlü bir ağaca dönüşür.
Ama kurak bir toprağa düşerse, ilgisiz bırakılırsa filizlenmeden yok olup gider.
Hayat da biraz böyledir aslında.
Doğduğunuz aile, içine düştüğünüz sevgi, size uzatılan eller… kaderinizin yönünü belirler.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum:
Doğa bana büyük bir güzellik yaptı.
Çünkü beni iyi bir annenin ve iyi bir babanın evladı olarak dünyaya gönderdi.
Bugün Anneler Günü…
O yüzden daha çok annemi anlatmak istiyorum.
Ben annemin ilk çocuğuydum.
Dokuz ay boyunca beni kanında taşıdı.
Öyle güzel bakmış ki bana, dünyaya oldukça gürbüz bir çocuk olarak gelmişim.
Hâlâ gülerek anlatır; “Seni taşımaktan yoruluyordum,” derdi. Çünkü akranlarıma göre daha tombul, daha güçlü bir bebekmişim.
Çocukluğumuz Toroslar’ın eteğinde, dağ başındaki bir okulda geçti.
Köy Enstitüsü ruhunu taşıyan öğretmen lojmanlarında büyüdük biz.
Belki şehirlerin lüksü yoktu ama hayatın özü vardı orada.
Dalından koparılan meyveler…
Yeni sağılan süt…
Ev yoğurdu…
Peynir…
Toprağın kokusu…
Karın altında yanan sobanın sıcaklığı…
Bugün bir eğitimci olarak dönüp baktığımda görüyorum ki; aslında hayat bize bir çocuğun alması gereken en doğal eğitimi vermiş.
Ve bu eğitimin merkezinde annem vardı.
Annem sadece yemek yapan bir kadın değildi.
O, evlatlarını yaşatmak için savaş veren görünmez bir kahramandı.
Benden küçük kardeşim zatürreli doğmuştu.
Adeta ölümle yaşam arasında ince bir çizgide yürüyordu.
Toroslar’ın eteğinde, diz boyu karın yağdığı günlerde annemle babam onu yaşatabilmek için gecelerini gündüzlerine katıyordu.
Pamuklara sarıyorlardı onu…
Üşümesin diye nefeslerini bile dikkatli alıyorlardı sanki.
Sabahlara kadar başında beklediklerini dün gibi hatırlıyorum.
İşte o zaman sevginin sadece söz olmadığını anlıyorsunuz.
Çünkü gerçek sevgi fedakârlıktır.
Ben insanların karakterini anlamak için bana ne yaptıklarına değil, çevrelerindeki insanlara nasıl davrandıklarına bakarım.
Annem ve babam bana bunu öğretti.
Bir insanın gerçek değeri; güçsüz olana nasıl davrandığında gizlidir.
Kardeşime gösterilen o karşılıksız emek, o sabır, o merhamet…
Benim hayatım boyunca insanlara bakışımı belirledi.
Yaradan da onların bu çabasını ödüllendirdi.
Kardeşim hayata tutundu.
Sonra yıllar geçti…
Biz büyüdük.
Ama annemle babamın fedakârlıkları hiç bitmedi.
Bazen düştük…
Onlar da bizimle beraber yere çöktü.
Bazen umutsuz olduk…
Elimizden tutup yeniden ayağa kaldırdılar.
İnsan gençken bunların kıymetini tam anlayamıyor.
Ta ki kendi evladı dünyaya gelene kadar…
Ben bunu ilk kızım doğduğunda anladım.
Hastanede “Bir kızınız oldu” dediklerinde gözlerimden istemsizce yaşlar akmıştı.
İşte o an anlıyorsunuz…
Siz artık o kutsal ordunun bir neferisiniz.
Hayata bakışınız değişiyor.
Artık sadece kendiniz için yaşamıyorsunuz.
Bir canın nefesi sizin nefesinize bağlanıyor.
O zaman fark ediyorsunuz ki insanın dünyaya gelişi tesadüf değil.
Her insan, toprağa düşen bir tohum gibi aslında bir görevin parçası.
Ve evrendeki en kutsal görevlerden biri neslin devamını sağlamak…
Hayat gerçekten bir bayrak yarışı.
Size verilen o bayrağı en iyi şekilde taşımak zorundasınız.
İşte anneler bu yarışın görünmeyen kahramanlarıdır.
Yemeyip yediren…
Üşüyüp giydiren…
Siz ağladığınızda sizden fazla ağlayan…
Başardığınızda hiçbir kıskançlık, hiçbir ego duymadan sizi ayakta alkışlayan…
Bir anne çocuğuna sarıldığında insan gerçekten cennetin kokusunu hissediyor.
Neşet Ertaş ne güzel söylemiş:
“Analar insandır, biz insanoğlu…”
Bu söz, insanlığın bütün özünü içinde taşıyor aslında.
Çünkü anneler olmasa merhamet eksik kalırdı bu dünyada.
Şefkat eksik kalırdı.
Vicdan eksik kalırdı.
Bugün önce kendi annemin…
Sonra yaşı kaç olursa olsun evladı için mücadele eden bütün annelerin ellerinden saygıyla öpüyorum.
Onlar bu hayat yürüyüşünün gerçek kahramanlarıdır.
Ve biliyorum ki;
Bir insanın dünyadaki en büyük serveti, arkasında duasını hissettiği bir annenin varlığıdır.
İlker Taşyürek
Eğitimci – Yazar








