Cebimdeki Nakit, Çocukluğumdan Kalan Güvence
ilker Taşyürek
Cebimdeki Nakit, Çocukluğumdan Kalan Güvence
Bazı korkular insanın hayatından çıkıp gitmiyor.
Yıllar geçiyor, büyüyorsunuz. Okuyor, meslek sahibi oluyor, ticaret yapıyor, bir kurum kuruyor, yüzlerce insanın sorumluluğunu üstleniyorsunuz. Hayat sizi çocukluğunuzdaki dar sokaklardan alıp bambaşka yerlere taşıyor.
Ama sonra bir gün bir lokantada hesabı beklerken, bir kafede dostlarınızla otururken ya da cüzdanınızı kontrol ederken içinizde eski bir çocuk beliriyor:
“Acaba hesabı ödeyebilecek miyim?”
İşte o çocuk hâlâ benimle yaşıyor.
Tek Maaşla Kurulan Büyük Bir Dünya
Biz, öğretmen bir babayla ev hanımı bir annenin, tek maaşla geçinmeye çalışan çocuklarıydık.
Babamın geliri sınırlıydı ama ailesine karşı sorumluluk duygusu sınırsızdı. Özellikle gıdadan kısmamaya çalışır, soframızda elimizden geldiğince her şeyin bulunmasını isterdi. Çocuklarının iyi beslenmesine büyük önem verirdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda onun yalnızca bir öğretmen değil, aynı zamanda gerçek bir ev ekonomisi uzmanı olduğunu daha iyi anlıyorum. Tek maaşla evin ihtiyaçlarını karşılıyor, çocuklarının başkalarının yanında mahcup olmaması ve gözünün dışarıda kalmaması için elinden geleni yapıyordu.
Elbette her istediğimizi alamazdık. Fakat ihtiyacımız olan hiçbir şeyi de kolay kolay eksik bırakmazdı.
Babam öğretmen okullarının bünyesinde çalışırken bu okullar yalnızca eğitim verilen kurumlar değildi. Arazileri, bahçeleri ve hayvanlarıyla üretim yapılan büyük çiftlikleri andırıyordu. Toprağın bereketi, emeğin değeri ve üretmenin gücü hayatımızın doğal bir parçasıydı.
Belki çok paramız yoktu ama soframız bereketliydi.
Çocukluğumun ilk yıllarında yoksunlukla değil, emeğin yarattığı bollukla tanışmıştım. Henüz bilmiyordum ama hayat bana ilk dersini orada veriyordu:
İnsanı ayakta tutan yalnızca para değil, üretme iradesidir.
Erdemli’de Denize Açılan Sokaklar
Daha sonra babamın tayini Erdemli’ye çıktı.
Lise Yolu mevkisinde, üç katlı bir evin kiracısı olarak yaşamaya başladık. Evimizin alt tarafında daha çok emekçi ailelerin yaşadığı bir gecekondu mahallesi vardı. Sokakta birlikte büyüdüğümüz çocukların babaları balıkçı, boyacı, kasap, ambar işçisi, inşaatçı ya da küçük esnaftı.
Biz çocuklar için kimsenin mesleğinin, gelirinin ya da evinin büyüklüğünün bir önemi yoktu. Aynı topun peşinden koşuyor, aynı denize atlıyor, aynı hayallerin içinde büyüyorduk.
Mahallemizdeki yeşil alanda gazozuna, kolasına maçlar yapardık. Maç bittiğinde kazanan tarafın sevinciyle mahalle bakkalına gider, gazozlarımızı alırdık. Ardından formalarımız ve şortlarımız üzerimizdeyken doğruca denize koşardık.
Evimize yaklaşık elli metre uzaklıktaki deniz, bütün bakirliğiyle çocuk ruhumuzu serinletirdi.
O deniz bizim yüzme havuzumuzdu.
O yeşil alan bizim stadımızdı.
Portakal ve mandalina bahçeleri oyun alanımız, sokaklar ise hayatı öğrendiğimiz ilk okuldu.
Bugünün çocukları için belki sıradan görünmeyen, hatta hayal edilmesi güç bir özgürlüğün içindeydik. Cep telefonumuz yoktu, bilgisayarımız yoktu, pahalı oyuncaklarımız yoktu. Ama arkadaşlarımız, topumuz, bahçelerimiz ve denizimiz vardı.
En önemlisi de kendimizi özgür hissediyorduk.
Sporun Öğrettiği Disiplin
Okul yıllarımda futbol ve voleybol oynuyordum. Okul takımlarında yer alıyor, aynı zamanda Erdemli’deki spor kulüplerinin çalışmalarına katılıyordum.
Okuldan çıktıktan sonra arkadaşlarımızla birlikte antrenmana giderdik. Yolumuz portakal ve mandalina bahçelerinin arasından geçerdi. Bazen dalından bir portakal koparıp yer, bazen muz bahçelerinin içinden yürüyerek sahaya ulaşırdık.
Bugün o yolları düşündüğümde yalnızca antrenmana gitmediğimizi anlıyorum. Biz aslında farkında olmadan hayata hazırlanıyorduk.
Spor bize disiplin kazandırıyordu.
Birlikte hareket etmeyi, mücadele etmeyi, yenilgiden sonra yeniden ayağa kalkmayı öğretiyordu. Fakat asıl hayat dersi çoğu zaman antrenman bittikten sonra başlıyordu.
“Biz Ismarlarız” Dediklerinde
Antrenmandan sonra arkadaşlarım bazen bir pastaneye gitmek isterdi.
“Haydi, bir salep içelim.”
“Bir çay içelim.”
“Bugün dondurma yiyelim.”
Ben çoğu zaman bu teklifleri reddederdim.
Çünkü cebimde onlarla oturacak kadar harçlık bulunmazdı.
Arkadaşlarım durumumu sezmiş olacaklar ki bütün iyi niyetleriyle, “Biz ısmarlarız.” derlerdi. Sağ olsunlar, beni yalnız bırakmak istemezlerdi. Ama bunu da kabul edemezdim.
Çünkü o gün onlar öderse bir sonraki sefer benim ödemem gerektiğini düşünürdüm. Bir sonraki sefer hesabı ödeyecek paramın olmayacağını bilmek, o gün yapılan ikramı kabul etmemi engellerdi.
Belki bugün bakıldığında bu düşünce çocukça bulunabilir.
“Alt tarafı bir bardak çaymış.”
“Arkadaşların ısmarlasa ne olurmuş?”
Ama o yaşlardaki benim için mesele yalnızca çay, salep veya dondurma değildi. Mesele, karşılığını veremeyeceğim bir iyiliğin altında kalma korkusuydu. Kimseye yük olmamak, mahcup düşmemek ve kendi hesabımı ödeyebilmek istiyordum.
Çocuk aklımla gururumu korumaya çalışıyordum.
İşte bu nedenle arkadaşlarım pastaneye giderken ben çoğu zaman eve dönerdim. Onlar masanın etrafında sohbet ederken ben eve uzanan yolu sessizce yürürdüm.
Belki de hayatımın ilk ekonomik kaygısı o yollarda doğdu.
İlk Kazancımın Kokusu
Bir süre sonra okuldan arta kalan zamanlarda ve yaz tatillerinde çalışmaya başladım.
İlk çalıştığım yerlerden biri bir marangoz atölyesiydi. Ustanın verdiği işleri yapıyor, getir götür işlerine bakıyor, talaşların ve kesilmiş odunların arasında çalışıyordum. Çuvallara odun dolduruyor, atölyeyi topluyor, elimden gelen ne varsa yapıyordum.
Ellerime sinen ağaç kokusunu bugün bile hatırlıyorum.
Ustanın gün sonunda verdiği küçük harçlık, dışarıdan bakıldığında çok önemsiz görünebilirdi. Ama benim için büyük bir servetti. Çünkü o para yalnızca para değildi.
Onda terim vardı.
Yorgunluğum vardı.
Beklentim, gururum ve özgürlüğüm vardı.
İnsan kendi emeğiyle kazandığı ilk parayı kolay kolay unutamıyor. Çünkü kazandığınız yalnızca birkaç banknot olmuyor; kendi ayaklarınızın üzerinde durabileceğinize dair ilk inancı da kazanıyorsunuz.
Yaz Tatili Değil, Hayat Okulu
Daha sonraki yıllarda farklı işlerde çalıştım.
Marangoz atölyesinde, inşaatta, balıkçının yanında, lokantalarda… Garsonluk yaptım, taşıdım, topladım, yoruldum. Hangi iş varsa ve gücüm hangisine yetiyorsa çalıştım.
Öğrencilik hayatım boyunca, üniversite yıllarım da dâhil olmak üzere, yaz tatillerimin büyük bölümünü çalışarak geçirdim. Biriktirdiğim parayla kendi kıyafetlerimi almaya ve harçlığımı çıkarmaya uğraştım.
Başkalarının tatil yaptığı günlerde ben çalışıyordum. Fakat şimdi düşünüyorum da o günlerde yalnızca para kazanmamışım.
Emeğin ne demek olduğunu öğrenmişim.
Bir insanın yanında çalışmanın ne kadar zor olabileceğini görmüşüm.
İşçinin yorgunluğunu, ustanın sorumluluğunu, esnafın kaygısını, garsonun sabrını ve alın teriyle evine ekmek götüren insanların onurlu mücadelesini tanımışım.
Türkiye’nin çalışma hayatının küçük bir örneğini daha çocuk yaşta yaşamışım.
Bu yüzden bugün herhangi bir çalışana baktığımda yalnızca yaptığı işi görmem. Onun arkasındaki hayatı, eve götürmeye çalıştığı ekmeği, bekleyen çocuklarını ve ertesi gün yeniden işe gelebilmek için verdiği mücadeleyi de düşünürüm.
Çünkü ben de o tezgâhların arkasında durdum.
Ben de o inşaatlarda yoruldum.
Ben de günün sonunda alacağım küçük paranın hesabını yaptım.
Anneme ve Babama Minnettarım
Bugün geldiğim noktadan çocukluğuma baktığımda anneme ve babama büyük bir minnet duyuyorum.
İmkânları sınırlıydı ama bizim okumamız için ellerinden geleni yaptılar. Bizi yalnızca büyütmediler; çalışmanın, dürüstlüğün, paylaşmanın ve kimseye muhtaç olmadan yaşamanın değerini de öğrettiler.
Babam tek maaşla büyük bir hayat kurdu.
Annem o hayatın görünmeyen emeğiydi. Evin düzenini, sofranın bereketini ve ailenin bütünlüğünü sessizce korudu.
Onların fedakârlıkları sayesinde üniversiteyi bitirdim, öğretmen oldum. Yıllarca öğrenciler yetiştirdim. Farklı ticari girişimlerde bulundum. Bugün bir eğitim kurumunun sahibi olarak ayakta kalmaya, üretmeye, istihdam sağlamaya ve eğitime katkı sunmaya çalışıyorum.
Dışarıdan bakıldığında çocukluğumdaki o harçlıksız günlerden çok uzaklaşmış görünebilirim.
Fakat insanın yaşam koşulları değişse bile çocukluğunda içine yerleşen bazı duygular kolay değişmiyor.
Cüzdanımdaki Nakit Neden Bu Kadar Önemli?
Bugün neredeyse her şey dijitalleşti.
Kredi kartları, banka uygulamaları, temassız ödemeler, dijital cüzdanlar hayatımızın her alanında. İnsanlar çoğu zaman ceplerinde hiç nakit taşımadan günlerini geçirebiliyor.
Ben ise cüzdanımda bir miktar nakit para bulunmasını hâlâ bir güvence olarak görüyorum.
Çünkü o para bana yalnızca satın alma gücü vermiyor. Çocukluğumda arkadaşlarımın pastane teklifini geri çevirmek zorunda kalan o çocuğa, “Artık hesabı ödeyebilirsin.” diyor.
Bir yere oturduğumda hesabı karşılayacak paramın bulunduğunu bilmek beni rahatlatıyor. Belki bu, geçmişten taşınan bir tedbir duygusu; belki de adı konulmamış bir korku…
Ama insan çocukluğunun izlerini cüzdanında bile taşıyabiliyor.
Bugün bir masada hesabı ödediğimde yalnızca o gün yediğimin veya içtiğimin karşılığını vermiyorum. Yıllar önce arkadaşlarıyla oturmaktan vazgeçerek eve dönen o çocuğun yarım kalmış duygusunu da tamamlıyorum.
Çocukluğumla Bugün Arasında
Sosyal devlet, yurttaşına yalnızca hizmet sunan devlet değildir.
Sosyal devlet, insanına güven duygusu veren devlettir. Bir yurttaş evinin kirasını, elektriğini, suyunu, mutfak giderini ve çocuklarının eğitim masraflarını karşılayıp karşılayamayacağını her gün korkuyla düşünüyorsa orada yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve insani bir sorun vardır.
İnsanlar çalıştıkları hâlde ay sonunu getiremiyorsa, emekliler bir çay içerken bile hesabını yapmak zorunda kalıyorsa, anne babalar çocuklarının geleceğine yatırım yapmak bir yana temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, o toplumda güven duygusu zedelenir.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan, çocukluğumda benim yaşadığım o duyguyu her gün yaşıyor:
“Bunu almaya param yeter mi?”
“Bu masanın hesabını ödeyebilir miyim?”
“Çocuğum bir şey isterse karşılayabilir miyim?”
“Kart geçmezse ne yaparım?”
Ben çocukken bu kaygıyı tek maaşla yaşayan kalabalık bir ailenin çocuğu olarak taşıyordum. Bugün onca eğitime, yıllarca süren çalışma hayatına, öğretmenliğe, ticari deneyime ve kurum sahipliğine rağmen aynı korkunun izlerini hâlâ içimde hissediyorum.
Demek ki insanın unvanı değişse de hafızası kolay değişmiyor.
Mesele Para Değil, Güvende Hissetmek
Yıllar içinde şunu öğrendim:
Mesele zengin olmak değil.
Mesele, bir masaya oturduğunuzda hesabı düşünmeden sohbet edebilmek; çocuğunuz bir ihtiyacını söylediğinde başınızı önünüze eğmemek; ay sonunda hangi faturayı erteleyeceğinizi hesaplamadan yaşayabilmektir.
Mesele, yarının bugünden daha kötü olmayacağına inanabilmektir.
Çocukluğumda çalışarak kazandığım ilk paralar bana özgüven verdi. Fakat aynı yıllar, kaybetme ve yetirememe korkusunu da içime yerleştirdi. Bugün hâlâ çalışıyor, üretiyor ve mücadele ediyorsam bunun altında yalnızca başarı isteği bulunmuyor.
O pastane kapısından içeri giremeyen çocuğun bir daha hiçbir kapının önünde parasızlık yüzünden beklememe isteği de var.
Belki çocukluğumdan bugüne çok şey değişti.
Ama cebimde nakit para olup olmadığını kontrol ederken anlıyorum ki içimdeki o çocuk hâlâ aynı yerde duruyor. Hâlâ gururlu, hâlâ kimseye yük olmak istemiyor ve hâlâ hesabı kendi ödemeye hazırlanıyor.
Bugün o çocuğa dönüp şunu söylemek istiyorum:
“Sen hiçbir şeyden mahrum kalmadın. Sen hayatı erken öğrendin. Ellerindeki talaş, yüzündeki ter ve eve dönerken içine attığın o mahcubiyet seni sen yaptı.”
Şimdi biliyorum ki cüzdanımda taşıdığım nakit yalnızca para değildir.
Babamın tek maaşla verdiği mücadelenin, annemin sessiz emeğinin, marangoz atölyesindeki ilk kazancımın ve arkadaşlarımla oturamadığım o masaların hatırasıdır.
En çok da artık kendi kendime verebildiğim bir güvencedir:
“Merak etme çocuk… Bu kez hesabı ödeyebiliriz.”
İlker Taşyürek – Eğitimci / Yazar


